FONLANANLAR VE BAĞIMSIZLIK

FONLANANLAR VE BAĞIMSIZLIK
11 Ocak 2026 20:00
199
A+
A-

Ebru Oğuzhan Yeter

AB, çoğu zaman sanıldığı ya da hayran olunduğu gibi bir “değerler Birliği’nden çok, kendi çıkarlarını korumak için kural koyan, sınır çizen ve bu kuralları herkese eşit uygulamayan işgüzar bir düzendir.

Demokrasi, insan hakları, kadın, çocuk ve çevre gibi kavramlar bu yapının elinde evrensel ilkeler olmaktan çok, gerektiğinde devreye sokulan araçlara dönüşür. Ülkemiz bu örneğin en açık göstergesidir. Yıllardır kapıda bekletilen, tam üyelikten bilinçli biçimde uzak tutulan bir ülkeyiz ama en çok hibe-fon-desteklere el açan, açık pazar, ucuz emek, iştah kabartan coğrafya ve kaynaklar olunca sonuna kadar AB’nin ellerindeyiz. Oy hakkımız yoktur, karar masasında yerimiz yoktur fakat satın alınacak kurumlarımız, işletilecek limanlarımız, peşkeş çekilecek madenlerimiz, onlar için organik tarım yapacak topraklarımız, sömürülecek güneşimiz denizlerimiz vardır.

Bu yapı işbirlikçi düzen eliyle aynı zamanda modern bir sömürü düzenidir. Tankla, tüfekle değil, ticaret anlaşmalarıyla, fonlarla, dayatmalarla ve borç mekanizmalarıyla işliyor. Ekonomik güç ve doğallık AB ülkelerinde toplanırken, çevreyi kirleten üretim, ucuz emek, çöp yığınları, göçler ve doğa tahribatı bizim gibi ülkelere bırakılıyor.

 AB’nin ABD ile ilişkisi de bu tablonun tam ortasındadır. AB çıkarları için birbirini tamamlayan askeri ve stratejik konularda NATO üzerinden ABD’ye bağımlıdır.

Türkiye açısından asıl acı olan ise bu dış düzenin, içerideki bağımlı ellerle birleşmesidir. “Yerli ve milli” söylemi dillendirilirken, bankalar, limanlar, enerji şirketleri, fabrikalar, tarım alanları ve kamu varlıkları birer birer el değiştirdi. Kurumlar bu topraklarda kalsa da kararlar ve kârlar ve tabii ki tüm irade dışarıya bağlandı.  Böyle bir tabloda egemenlik sadece kâğıt üzerinde yer almaktadır.

Bu noktada çevre meselesi ve sivil toplum da sorgulanmalıdır. Yıllarca AB tarafından fonlanan Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı (TEMA) gibi doğa ve toprak hassasiyeti yüksek bir vakfın Brüksel’de temsilcilik açması, teknik olarak “uluslararası çevre politikalarını takip etmek” gerekçesiyle açıklanıyor olsa da, AB’nin koyduğu çerçeveler içinde konuşmanın ve mücadeleyi o sınırlar içinde sürdürmenin ülkemize ne faydası olduğunu da sorgulamak zorundayız.

Toprağın, suyun ve ormanın gerçek talanı çoğu zaman bu düzenin ekonomik politikalarıyla bağlantılıyken, sorunu yalnızca çevre başlığına sıkıştırmak, büyük resmi görünmez kılar. Yıllarca AB’nin verdiği fonlarla hibelerle ormanı doğayı koruyan TEMA bu güzelim coğrafya da kendine yer bulamadı da Avrupa’da mı buldu?  Oradan Türkiye nasıl görünüyor? diye sormak istiyorum. Doğa, sermaye düzeninden bağımsız bir mesele değildir; tam tersine onun ilk kurbanıdır. Doğamız varlığımızın teminatıdır sadece görsel güzellik değil ormanı, fidanı, arısı, böceği, kurdu, kuşu ve her bir tohumuyla bir bütündür. Ülkemiz topraklarında her türlü zorluğa rağmen değerlerimize ilkelerinize sahip çıkabiliyorsak budur vatanı korumak budur milli mücadele.

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: AB, eşit ortaklık istemez; kontrollü bağımlılık ister. Başarılı kurumları ele geçirmek ister. Türkiye’yi birliğe almaz ama pazarını, toprağını ve emeğini sömürmekten de asla vazgeçmez.

Çevreyi koruduğunu söyler ama kendi çöpünü bizim gibi ülkelere yollar, kirli bedeli bizim gibi ülkelere ödetir. Bu nedenle mesele sadece Avrupa’yı eleştirmek değil, farkında olmaktır. Bize sunduğu sonsuz hibelerin nedenini sorgulamaktır. Aldığımız hibelerle fonlarla elimizi verip bedenimizi kaptırdığımız örnekleri iyi görmeliyiz. Aynı zamanda bu düzene içeriden eklemlenmeye gönüllü olan yapıları, tercihleri ve işbirlikçileri de sorgulamalıyız.

Aksi halde bağımsızlığımızı hızla kaybediyoruz. Bu bağımsızlığın içinde bizi hayatta tutan sonsuz değerler var. Sessizliğimizden geriye sadece iyi niyetli ama etkisiz söylemlerimiz, yazılarımız  kalacaktır. Şu soruyu yıllar önce de sormuştuk; “Avrupa Bizi Çok mu Seviyor?

Uyanmazsak hep birlikte kaybetmiş olacağız.

Azim ve Karar, 11.01.2026