ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN, KÖTÜLÜĞÜN RESMİNİ GÖRDÜM
Zahide Uçar
Ülke yangın yeri. SEVR 100 yıl sonra kapıya dayandı. Sevr antlaşmasının bütün tarafları başka isimlerle güncellenmiş durumda. Yazmıyorum. Çünkü artık saklı bir şey kalmadı. Her şey ortada cereyan ediyor. Fakat toplumsal çürümenin hangi boyuta geldiğini görmek çok daha ürkütücü. Sizlere yakınımın yaşadığı ürkütücü bir kötülüğü özet olarak yakınımın ağzından yazacağım. Buyurunuz;
“Ben altmışını geçmiş bir kadınım. Yıllardır tek yaşayan bir akrabam benimle kalıyordu. Çalışıyordum. Çok fazla sağlık sorunum vardı. Bana yardımcı oluyordu. Güneyde iki odalı bir ev aldım. Dayayıp döşedim. Çalıştığım için sadece izinlerde gidebilecektim. Kiraya vermedim. Ailemden gitmek isteyen tatil yapabilir, izinlerde ben de kendi evimde tatil yaparım diye düşünmüştüm. Benimle kalan akrabam sürekli o evde kalmaya başladı. İzinlerimde ben, zaman zaman da kardeşlerim gidip kalıyordu. Bazı nedenlerle noter üzerinden “önce vefat edersem” evi kardeşim ve o akrabama bırakan bir vasiyet yaptım. Çünkü ikisiyle de ben ilgileniyordum. Olmadığımda evleri de olmadığı için geçim sıkıntıları olur diye düşünmüştüm. İyi niyetle yaptığım bu vasiyet benim celladım olmuş. Emekli olduğumda müstakil bir ev aldım. O sahil beldesine yerleştim. Akrabam olan ve benden çok büyük olan akrabam benimle yaşamaya başladı. Çocuklarının ikisi de evli ve başka şehirlerde yaşıyorlardı. Öyle ki kendi kızının torunu bile vardı. Müstakil evde hayvanlarım oldu. Çeşitli meyveler yetiştirdim. Ben bir yere gittiğimde, bahçeye ve hayvanlara bakıyordu. Eve katkı anlamında kendisinden hiçbir masraf almadım. Evin geçimini ben temin ediyordum. Hatta üstünü başını da ben alıyordum. 30 yıl kira düşünmedi. Elektrik, su, ısınma gideri olmadı. Emekli maaşı çok düşüktü. Hiçbir katkı istemedim. Bu arada kardeşim memlekette yaşıyordu. Ona da sürekli katkı veriyordum. Bunları çok önemsemedim. Evin insanları olarak gördüğüm için, elimden gelen katkıyı yaptım. Sonra ters bir şeyler olmaya başladı. Yanımda kalan, mülklerimde beş kuruş hakkı olmayan akrabam etrafa ev benim demiş. Öyle ki, o benim yanımda değil, ben onun yanında kalıyormuşum gibi bir algı oluşturmuş.
Ben sabahları meyve suyu bir karışım içerim. Birkaç yıldır, ben kalkmadan meyve suyumu sıkıp masaya bırakıyordu. Ben de minnet duyuyordum. Sonra uyuşmaya, kelimeleri bile unutmaya başladım. Oturduğum yerden kalkacak halim yoktu. Akrabama; “galiba öleceğim” diyordum. O hiç sesini çıkarmıyor, sessizlikle beni adeta onaylıyordu. Yemek yapacak halim olmadığında, “ben yaparım” diyordu. Minnet duyduğum için kendimi borçlu hissediyordum. Sonra tuhaf şeyler olmaya başladı. Eve hırsız girmediği halde bazı kıymetli ederler, bahçe çevrili olduğu halde kıymetli hayvanlarım kaybolmaya başladı. Sonra bir şekilde olayları çözmeye başladım. Çünkü başka bir yere gittiğimde düzelmeye, canlanmaya başlıyordum. Yapı olarak çocuk ruhlu olan ben, gülmeyi unutmuştum. Başka şehirlere gittiğimde, belli süre geçtiğinde canlanmaya başlıyordum. Sonra olaylar çorap söküğü gibi önüme düşmeye başladı. Beni her sorana, hasta diyormuş. Bana antidepresan veya başka bir ilaç içirdiğini düşünmeye başladım. İlk aldığım eve gidip, kendisine evimden gitmesini, kendisine artık güvenmediğimi söyledim. Hayatında iki kadın olduğunu, “üstelik iki kadın da evli ve birinin torunu, diğerinin kocaman iki oğlu var” öğrendim. Kadınlara ev benim demiş. Hatta evleri vaat etmiş. Ben yavaş yavaş kendime gelmeye, uyuşukluktan kurtulmaya başladım. Yıllarca baktığım, güvendiğim akrabam benim için; “kafayı yedi, o yüzden evden ayrıldım” demiş.
İlk evi belli süre kiraya vermiştim. Kiracı evi mahvetti. Tamir ettirdikten sonra kiraya vermedim. Öyle uyuşturulmuştum ki, bir evim var mı, unutmuş gibiydim. O bana uyuşturarak unutturdukları evi, dostuyla birlikte günlük kiraya vermişler. Her ucunu çektiğim konunun altından bir ihanet, bir pislik çıkıyordu. Bu travmayı atlatmaya çalışırken, İYİLEŞİYORDUM. Zihnim berraklaşıyor, unuttuğum ne varsa yeniden hatırlıyordum. Öncelikle celladım haline gelen vasiyeti iptal ettirdim. Bu süreçte bir travma daha yaşadım. Bu süreçte kardeşim beni sürekli arıyor, güya destek oluyordu. Sonra bazı tuhaflıklar olmaya başladı. Ağzımdan laf almaya çalışıyor, evime gelip gidenden tutun, her şeyi, düşüncelerimi soruyordu. Bazı nüanslar bana kardeşimi de sorgulamam gerektiğini söylüyordu. Keza vasiyetin bir ortağı da oydu. Ve ne yazık ki yanılmadığımı öğrendim. İş birliği yapıyorlardı. Kendisine en ufak bir şey söylemedim. Sadece sorduğu sorulara yanıt vermedim. Anladığımı anladı ve bir daha beni aramadı.
AKRABAM olan kişi, akrabalarıma, arkadaşlarıma, dost ve tanıdıklara sürekli hasta olduğumu, “bir operasyonun parçası olarak” adeta dikte etmiş. Ailem dahil, bütün tanıdıklar diyor ki; “Sen ölseydin, biz normal karşılardık, zaten hastaydı derdik” diyor. Şu anda beni gören, “sen çok iyisin, biz seni ölecek sanıyorduk” diye açıkça söylüyor.
Hain akrabam evden ayrıldı. Eve birçok tuzak kurarak gitmiş. Evi de çöplüğe çevirmiş. Duruyor mu? Durmuyor. Başkası üzerinden yıllarca konforlu yaşamışsın, ev nasıl geçinir, kira nedir bilmemişsin. Başkasının mülkü üzerinden hava atıp, bir de dost edinmişsin. Tam da her şey olup bitiyor dediğin an ihanetin ortaya dökülmüş. Bildiği tek şeyi yapıp, inkâr ediyor. Öldüremediği kadın ayağa kalkıyor ve hayatına, mülküne sahip çıkıyor. Şimdi müstakil evimde korkup kalamayayım diye, çeşitli oyunlarla beni korkutmaya çalışıyor. Sanıyor ki, korkup celladımı geri çağıracağım. Bir defa karanlığı, kötülüğü seçmişseniz, demek ki artık doğru yola giremiyorsun. Çünkü vicdanın yok, utanman yok. İki kişi, iki yakınım. Mal için beni sırtımdan vurdu. Kendi malım bana düşman oldu. Bu başıma gelenlerin yayınlanmasını neden istedim biliyor musunuz? Kimse kimseye koşulsuz inanmasın, güvenmesin. Hakkı olmayan hiç kimseyi malına ortak etmesin diye.
Sosyal medyada bir söz gördüm. “İnsanın karakteri kendi kaderinin bedduasıdır” diyor. Biri benden çok büyük, diğeri benim küçüğüm olan iki insan, bana bir şey olursa ortada kalmasınlar diye yaptığım vasiyetim onların şeytanı, benim acı kaderim olmuş. Kimse böyle bir sorumluluk almak zorunda değil, ben de değildim ama merhamet insanın karakteri olabiliyor. Oysa akıl da devreye girmeliydi. Keza bu kardeşim çocukluğunda beri beni kıskanır, hatta nefret ederdi. Dikkate almadım, almalıydım.
Gene bir söyleşide; “Karşılıksız verilen şey, gün gelir hak sanılır” diyordu. Bu sözün gerçekliği balyoz gibi kafama indi. Bu yaştan sonra kendimi formatlıyorum. Öyle ki, babam mezardan çıksa sorgulayacak hale geldim.
Bu tür şeyleri duyardım, pek de inanmazdım. Yaşadım. Çürümüşlüğün, ihanetin, vicdansızlığın, nankörlüğün dibini yaşattılar.
Kimse kendi ortamını dokunulmaz sığınak sanmasın. Aklımda deyin, mesafe koyun. Sınırını, haddini bilmeyene sınırını ve haddini hatırlatın diye hikayem yayınlansın istedim. Belki bir vicdanlı insan “aklımda“ der diye… Karanlık, kötülük ve ihanet her yerde.”
Benim Zahide Uçar olarak bir şey eklememe gerek yok sanırım. Yazıyı şöyle bağlayayım;
Rusya çözüldüğünde insanların ne halde olduğunu, yoksulluğu gördük. Bir adam (Putin) geldi, ülkesinin itibarını geri aldı. Vatandaşlarına onurlarını geri verdi. Bu nasıl oldu? Çünkü o insanlar okumuştu. Eğitimliydi. Meslek sahibiydi. Biz, biz ne durumdayız! Sadece fakirleşmedik, üzerine CAHİLLEŞTİK. Ahlaken çökertildik. Büyük çoğunluğun tek bir değeri kaldı: PARA! Bütün değerler paraya indirgenince, oradan insanlık dışarı çıkıyor. Böyle bir ülkede çıkışın ne kadar zor olduğunu görüyor muyuz? Ne planlıyorsak, bu gerçekler üzerinden plan yapmak zorundayız. Aksi takdirde, siperde vuruluruz.
Azim ve Karar, 25 Temmuz 2026