<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Konuk Yazarlar &#8211; Azim ve Karar</title>
	<atom:link href="https://www.azimvekarar.net/category/konuk-yazarlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.azimvekarar.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Mar 2026 08:56:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>YENİ ORTAÇAĞ VE YENİPAPALAR</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/yeni-ortacag-ve-yenipapalar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 08:56:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7926</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik Amerika’nın&#160;İran’ı kuşatmasından beri, küresel emperyalistler tarafından yönlendirilen gazete ve tv’lerde her gün, iki ülkenin savunma bütçeleri ve silah güçleri karşılaştırılıyor, aradaki çok büyük dengesizlik karşısında&#160;Rusya&#160;ile&#160;Çin’i de işin içine katarak onların güçleri de toplanıyor; gene de ortaya çıkan uçurum karşısında, İran’ın yenilmesinin kaçınılmaz olduğu kafalarımıza sokulmaya çalışılıyor… Acaba gerçekten öyle mi olacak? Norveçliler, herhangi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p><strong>Amerika</strong>’nın&nbsp;<strong>İran</strong>’ı kuşatmasından beri, küresel emperyalistler tarafından yönlendirilen gazete ve tv’lerde her gün, iki ülkenin savunma bütçeleri ve silah güçleri karşılaştırılıyor, aradaki çok büyük dengesizlik karşısında&nbsp;<strong>Rusya</strong>&nbsp;ile&nbsp;<strong>Çin</strong>’i de işin içine katarak onların güçleri de toplanıyor; gene de ortaya çıkan uçurum karşısında, İran’ın yenilmesinin kaçınılmaz olduğu kafalarımıza sokulmaya çalışılıyor…</p>



<p>Acaba gerçekten öyle mi olacak?</p>



<p>Norveçliler, herhangi bir sorunu çözemediklerinde, pes etmeden önce “<strong><em>bir de Mustafa Kemal gibi düşünelim</em></strong><em>”</em>&nbsp;derler. Çünkü onlar, “<strong>Mustafa Kemal’in imkansızı mümkün kıldığını</strong>” öğrenmişler…</p>



<p>Gelin biz de bu sorunun yanıtını bulabilmek için Mustafa Kemal’e bakalım!..</p>



<p>***</p>



<p>Atatürk, Samsun’a gitmek üzere&nbsp;<strong>Bandırma Gemisi</strong>&nbsp;ile yola çıktığında, işgalci&nbsp;<strong>İngiliz askerleri</strong>&nbsp;Kızkulesi açıklarında gemiyi durdurup aradılar…</p>



<p>Arama bittikten sonra Mustafa Kemal kaptana, “<em>ne aradıklarını</em>” sordu…</p>



<p>Kaptanın, “<em>efendim, silah ve cephane arıyorlarmış</em>” yanıtı üzerine, bugün İran önlerindeki Amerikan gemileri gibi, Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan düşman zırhlılarını göstererek dedi ki:</p>



<p>“<em>Bu sersem adamlar işte böyle&#8230; Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, bağımsızlık ruhu, ülkü ve inanç dolu kafa götürüyoruz.”</em></p>



<p><em>***</em></p>



<p><strong>Çerkes Ethem Bey</strong>&nbsp;zenginlerden haraç alan, bu arada halkı da soyan bir&nbsp;<strong>çete reisi</strong>&nbsp;idi. Yunan işgali başlayınca, işgalcilerin kendilerine de yaşam hakkı tanımayacağını anlayan, Demirci Mehmet Efe vd. çeteler gibi Ethem de direnişe katılmaya başladı. Henüz ‘Düzenli Ordu’ oluşturamamış Ankara Hükümeti, Padişah’ın kışkırtmasıyla çıkan&nbsp;<strong>iç isyanlar</strong>ı bastırmak için bu çetelerden yararlanmaya çalıştı. Bunlar hukuk/ yasa tanımaksızın çok sert ve acımasız davrandıkları, adeta önlerine çıkanı astıkları için isyanları kolayca bastırıyor ama bu arada halka da zulmediyor, ziynetlerine, mallarına el koyuyor ve getirip kentlerde satıyor; böylece daha da güçleniyorlardı.</p>



<p>İşte&nbsp;<strong>Yozgat isyanı</strong>nı bu şekilde bastırdıktan sonra Ankara’ya dönen Ethem Beyi,&nbsp;<strong>Atatürk</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>İsmet Paşa</strong>&nbsp;istasyonda karşılar, birliklerini denetlerler.</p>



<p>Gerisini İnönü anılarında şöyle anlatıyor:</p>



<p>“<em>Oradan ayrılırken Atatürk’e sordum: ‘Her biri tepeden tırnağa silahlı. Bunun kendilerine verdiği güven ve büyüklük duygusu ile herkese tepeden bakıyorlar. Bugün memlekete hakim olan kimdir? Bunlar mı, biz miyiz?’</em></p>



<p><em>Atatürk: ‘Biziz, çünkü akıl bizdedir</em>” dedi…</p>



<p>O halde&nbsp;<strong>bağımsızlık ruhu</strong>,<strong>&nbsp;ülkü</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>inanç</strong>&nbsp;dolu kafanın içinde&nbsp;<strong>akıl</strong>&nbsp;da olmalı.</p>



<p>Aklın işe yaraması için&nbsp;<strong>bilgi</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>bilim</strong>le donatılmış olması gerektiğini de gene Atatürk İfade etmiştir.</p>



<p>***</p>



<p>Gerçekten Atatürk Samsun’a çıktığında, silahı, cephanesi, parası, ordusu vb. hiçbir şeyi olmadığı gibi ardında bir devlet de yoktu. Tersine, başında halkın kutsadığı&nbsp;<strong>Halife Sultan</strong>&nbsp;sanı taşıyan Padişahın bulunduğu, kendi devleti de kendisine düşmandı!..</p>



<p>Tüm bunlara karşın, binlerce yıldır bağımsızlık ve özgürlük uğruna savaşmış Türk milletinin kafasındaki “bağımsızlık ruhu, ülkü ve inancı” harekete geçirerek, imkansızı mümkün kıldı. Zamanın süper gücü İngiltere ve yanındaki diğer işgalcileri kapı dışarı edip,&nbsp;<strong>tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’</strong>ni kurdu!..</p>



<p>***</p>



<p>Atatürk’ü örnek alıp, onun gibi düşünen başkaları da vatanlarını kurtardılar…</p>



<p>Örneğin,&nbsp;<strong>Fidel Castro</strong>…</p>



<p>“<em>Üst yapı devrimcisi</em>” diyerek burun kıvırdıkları Atatürk’ü beğenmeyen bir grup&nbsp;<strong>mandacı ruhlu solcu</strong>, 1996’da yapılan Habitat toplantısı için İstanbul’a gelmiş olan Castro’yu ziyaret ederek, “kendisine ve Küba devrimine olan hayranlıklarını” açıklarlar. Laf arasında birisi, “<em>bizim şanssızlığımız sizin gibi bir önderimizin olmayışı”</em>&nbsp;der. Castro, hemen bunun sözünü keser:</p>



<p><em>“Atatürk var ya! Biz ondan esinlenerek devrim yaptık. ‘O başardıysa biz de başarırız’ dedik. O’nun Bandırma gemisi ile Samsun’a çıkması gibi, biz de Granma gemisi ile Küba’ya çıktık ve biz de başardık. O dünyanın en büyük devrimcisidir. Onun yaptığı devrimleri kimse yapamaz. Kendinize başka önder aramayın</em>” diyerek lafını ağzına tıkayınca, Uğur Mumcu’nun “<strong>LİBOŞ</strong>” dediği, günümüzde&nbsp;<strong>Haçlı/ Siyonist emperyalistler</strong>e&nbsp;<strong>uşaklık</strong> yapan bunlar, kös kös oradan ayrılırlar.</p>



<p>İşte Castro ve arkadaşlarının, Amerikan emperyalizminin uşağı Batista diktatörlüğünü yıkarak kurdukları, ABD’nin burnunun dibindeki küçücük bir ada olan&nbsp;<strong>Küba Cumhuriyeti</strong>, acımasızca sürdürülen, gıda ve ilaç dahil, her türlü ambargo ve ablukaya karşın&nbsp;<strong>1959’dan beri dimdik ayakta</strong>&nbsp;durmaktadır. Hatta Amerika, adayı ele geçirmek için, “<strong>Domuzlar Körfezi Çıkarması</strong>” gibi askeri harekatlar da yapmış, ama başaramamıştır.</p>



<p>***</p>



<p>Diğer bir örnek,&nbsp;<strong>Vietnam</strong>’ı bağımsızlığa kavuşturan, halkının “<strong>Ho amca</strong>” dediği,&nbsp;<strong>Ho Chi Minh</strong>’dir.</p>



<p>Vietnam, eski bir&nbsp;<strong>Fransa</strong>&nbsp;sömürgesiydi. Ho Amca önce Fransızlara karşı bağımsızlık savaşı başlattı.&nbsp;<strong>General Giap</strong>&nbsp;komutasındaki Vietnam güçlerinin,&nbsp;<strong>1964’de Dien Bien Phu</strong>’da Fransız kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğratmasıyla Vietnam’dan çekilmeye karar veren Fransa’ya, Amerika “<em>bana bırak</em>!..” dedi ve devraldı…</p>



<p>Ho Amca önderliğindeki yurtsever Vietnamlılar, bu kez&nbsp;<strong>Amerika’ya karşı</strong>&nbsp;savaşmaya başladılar…</p>



<p>Amerika&nbsp;<strong>1975’e kadar</strong>&nbsp;süren bu savaşta, İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçlarından çok daha fazlasını işledi. Atom dışında,&nbsp;<strong>napalm</strong>&nbsp;dahil,&nbsp;<strong>2 milyon tondan fazla bomb</strong>ayı halkın üzerine konfeti gibi yağdırdı. Bu bombaların etkisiyle, elbiseleri ile birlikte derileri de yanan çocuklar, acı içinde sokaklara fırladılar. Yalnız insanları değil,&nbsp;<strong>ormanları bile yak</strong>tılar. Suları zehirlediler. Kısaca&nbsp;<strong>doğaya da kitlesel katliam</strong>&nbsp;uyguladılar!..</p>



<p>Tüm bunlara karşın, sonunda yenildiler ve 300 bin askerini yitirdikten sonra kös kös çekip gittiler…</p>



<p>İşte, Atatürk’ün dediği, bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücü bir daha görülmüş oldu…</p>



<p>****</p>



<p>Ancak başarı için&nbsp;<strong>halkın başındakine güvenmesi / inanması</strong>, onun da aklı ve bilimi kılavuz edinmiş olması gerekir.</p>



<p><strong>Maduro</strong>&nbsp;örneğinde olduğu gibi, eğer halkı açken o sarayında&nbsp;<strong>kuş sütü</strong>&nbsp;ile besleniyor,&nbsp;<strong>lüks</strong>&nbsp;içinde yaşıyor; komutanlar dahil, atadığı kişileri&nbsp;<strong>liyakat</strong>a göre değil,&nbsp;<strong>biat</strong>a göre yapıyorsa; altının oyulduğunun ayırdına varmaksızın&nbsp;<strong>gösteriş için yurt dışı geziler</strong>&nbsp;yapıyor, gezdiği yerlerde harcamaları ve yedikleriyle haber oluyorsa emperyalistler kolayca o adamın yatak odasına girer ve alıp götürürler!..</p>



<p><strong>İran</strong>’a gelince!..</p>



<p>İran’ın ve bizim de içinde bulunduğumuz&nbsp;<strong>Ortadoğu</strong>, geçmişte sahip olduğu&nbsp;<strong>bereketli topraklar</strong>, günümüzde de&nbsp;<strong>enerji kaynakları</strong>&nbsp;nedeniyle her zaman&nbsp;<strong>dünyanın çekim merkezi</strong>&nbsp;olmuş; Mısır, Hitit, Roma, Selçuklu, Osmanlı, Rusya, İngiltere ve Amerika’ya kadar tüm&nbsp;<strong>imparatorlukların iştahını kabartmış</strong>&nbsp;ve kabartmaya devam etmektedir!..</p>



<p>Böyle bir coğrafyadaki ülkelerin yöneticileri,&nbsp;<strong>ortak çıkar</strong>larının, “<strong>emperyalistleri bölgeden uzak tutmak ve içişlerine karışmaksızın barış içinde bir arada yaşamak”</strong>&nbsp;olduğunu algılayabilecek akıl ve sağduyudan yoksun olurlarsa, o bölgede&nbsp;<strong>kavga, kargaşa, savaş, terör, kan, göz yaşı ve acı</strong>&nbsp;eksik olmaz…</p>



<p>Bölgeden bir kuyruklu yıldız gibi geçip giden&nbsp;<strong>Atatürk</strong>, kısa yaşamında böyle bir barış ortamı oluşturmak istemiş, bu amaçla&nbsp;<strong>komşular</strong>ıyla&nbsp;<strong>paktlar</strong>&nbsp;kurarak sömürgecileri bölgeden uzak tutmaya çalışmıştır. Bu kapsamda&nbsp;<strong>Türkiye, İran, Irak</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Afganistan</strong>&nbsp;arasında&nbsp;<strong>Sadabat Paktı</strong>’nı kurmuştur…</p>



<p>Bundan çok rahatsız olan emperyalistler önce, Türkiye’yi örnek alarak kendileri de ülkelerinde devrimler yapmak isteyen&nbsp;<strong>Afganistan Kralı Emanullah Han</strong>&nbsp;ile İran lideri&nbsp;<strong>Rıza (Baba) Şah</strong>’ı tahtlarından indirmişler, Atatürk’ten sonra da bölgeye tamamen egemen olmuşlardır. Öyle ki Türkiye bile&nbsp;<strong>emperyalistlerin güdümüne</strong>&nbsp;girmiştir. Günümüzde İslam ülkeleri yöneticilerinin tümü, cüzdanlarıyla emperyalistlere bağlıdırlar!..</p>



<p>***</p>



<p><strong>Aydınlanma Devrimi</strong>&nbsp;ile aklı özgürleşen i<strong>nsanlar</strong>ın, kendi&nbsp;<strong>akıllarına güvenecek/ kimsenin peşinden gitmeyecek</strong>&nbsp;ve böylece&nbsp;<strong>“özgürlük, eşitlik ve kardeşlik</strong>” içinde bir arada yaşayabilecekleri umudu doğmuştu. Fakat insanların kanını emmeden yaşayamayan&nbsp;<strong>sömürgenler,</strong>&nbsp;<strong>aydınlanma ışığını</strong>&nbsp;kısa sürede&nbsp;<strong>söndürdüler</strong>&nbsp;ve insanlık&nbsp;<strong>Ortaçağ&nbsp;</strong>karanlığına geri döndü.</p>



<p>Ortaçağda&nbsp;<strong>papa</strong>lar&nbsp;<strong>kutsama</strong>dıkça imparatorlar/ krallar tahtlarına oturamazlardı. Dün Beyaz Saray’da&nbsp;<strong>Trump’ı kutsayan Yenipapalar</strong>&nbsp;(Neokonlar) “<em>dünyanın egemeni biziz</em>” demek istediler.&nbsp; Gerçekten Amerikan Başkanın kim olacağına, sözde demokratik ülkelerde&nbsp;<strong>kim</strong>in&nbsp;<strong>iktidar</strong>,&nbsp;<strong>kim</strong>in&nbsp;<strong>muhalefet rolü</strong>&nbsp;oynayacağına, hatta&nbsp;<strong>Papa</strong>’nın kim olacağına bile bunlar karar veriyor!..</p>



<p>Birkaç yıl önce, kendisiyle yapılan bir söyleşide&nbsp;<strong>İoanna Kuçuradi</strong>&nbsp;Hoca’nın söylediği gibi, dünyanın&nbsp;<strong>yeni bir aydınlanma devrimi</strong>ne gereksinimi var.</p>



<p>Tek&nbsp;<strong>tesellimiz</strong>, dünyada hala İspanya Başbakanı&nbsp;<strong>Pedro Sanchez</strong>&nbsp;gibi insanların yaşıyor olması…</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 08.03.2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR ZAMANLAR BOLLUK VE UCUZLUK İÇİNDE OLAN GÜZEL YURDUM, TÜRKİYE&#8217;M!</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/bir-zamanlar-bolluk-ve-ucuzluk-icinde-olan-guzel-yurdum-turkiyem/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2026 09:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7873</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman ÇELİK 1979-1981 yılları arasında, İngiltere Nottingham Üniversitesi&#8217;nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştım. İngiltere&#8217;de en çok şaşırdığımız şey, tarımsal ürünlerin az ve çok pahalı oluşuydu. Zaten yerli ürün yok denecek kadar azdı. Daha çok Hollanda ve İspanyol ürünleri satılıyordu. Bunlar hem, o yıllarda yurdumuzda bedava verilse kimsenin yüzüne bakmayacağı kadar kalitesiz, hem de çok pahalı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman ÇELİK</strong></p>



<p>1979-1981 yılları arasında, İngiltere Nottingham Üniversitesi&#8217;nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştım. İngiltere&#8217;de en çok şaşırdığımız şey, tarımsal ürünlerin az ve çok pahalı oluşuydu. Zaten yerli ürün yok denecek kadar azdı. Daha çok Hollanda ve İspanyol ürünleri satılıyordu.</p>



<p>Bunlar hem, o yıllarda yurdumuzda bedava verilse kimsenin yüzüne bakmayacağı kadar kalitesiz, hem de çok pahalı idi. Bu nedenle insanlar çok az miktarlarda satın alabiliyorlardı. Örneğin, tane ile meyve- sebze, dilimle küçük kavun karpuz alıyor; hatta bir salkım üzüm bile alamıyor, salkımdan kopardıkları bir cıngılı satın almakla yetiniyorlardı.</p>



<p>Biber örneği üzerinden bir anımızı anlatmak istiyorum:</p>



<p>Bizdekiler gibi, çeşit çeşit ve güzel biberler yoktu. Sadece kalın/ etli ve lezzetsiz dolmalık bir biber vardı. Bunu salatalara vs. koymak mümkün olmadığı için almıyorduk.</p>



<p>Bir gün markette alışveriş yaparken, eşim yapacağı bir yemekte kullanmak üzere bu biberlerden bir tane almak istedi. “<em>Ama ben satıcıdan tek bir biber istemeye utanırım</em>&#8221; dedi. &#8220;<em>Sorun değil, ben alırım&#8221;&nbsp;</em>dedim.</p>



<p>Hayatımızda ilk kez, tek bir biber satın aldığımız için gülerek marketten çıktık, gidiyorduk ki üniversitede doktora öğrencisi olan bir İngiliz kız arkadaşla karşılaştık.</p>



<p>Bize, &#8220;<em>neden güldüğümüzü?&#8221;</em>&nbsp;sordu. Olayı anlatınca çantasını açtı ve içinden yarım bir biber çıkararak, &#8220;<em>bunda gülünecek bir şey yok. Bakın, ben yarım biber aldım</em>&#8221; dedi&#8230;</p>



<p>***</p>



<p>Sonunda iki yıl bitti ve 1981 Ekim ayında, bir perşembe gecesi güzel yurdumuza döndük.</p>



<p>Evde hiçbir şey olmadığı için cumartesi günü,&nbsp;<strong>Sıhhiye Pazarı</strong>na (Ankara) gittik.</p>



<p>Pazara girince, profildeki fotoğrafta görüldüğü gibi&nbsp;<strong>bolluk ve bereket</strong>i görünce adeta hipnotize olduk. Fiyatlar da İngiltere’dekine göre bedava gibiydi!..</p>



<p>Utanmasam, orada secdeye yatar gibi yapıp bu güzel vatanın topraklarını öpecektim.</p>



<p><strong>Biber</strong>&nbsp;örneğine gelecek olursak;&nbsp;<strong>kıl</strong>ı,&nbsp;<strong>sivri</strong>si,&nbsp;<strong>çarliston</strong>u,&nbsp;<strong>çıtır dolmalık&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>acılı</strong>sı/&nbsp;<strong>acısız</strong>ı ile tezgahlara değil, yere serilmiş örtülerin üzerine harman yapar gibi yığılmışlardı.</p>



<p>Kendimizden geçtik ve&nbsp;<strong>çılgınlar gibi alışveriş</strong>e başladık. Arabanın bagajını doldurmuş olarak eve döndüğümüzde, sadece 4 kilodan fazla biber almış olduğumuzu gördük…</p>



<p>***</p>



<p>İşte sevgili gençler,&nbsp;<strong>45 yıl önce</strong>&nbsp;yurdumuz böyle bolluk ve bereket içindeydi.</p>



<p><strong>45 yıl sonra</strong>&nbsp;bugün, biz de artık tane ile meyve- sebze alabiliyor, ya da sadece bakıp geçiyoruz!..</p>



<p>Milletimiz artık çöp bidonlarından yiyecek arıyor ya da pazar artıklarını toplamaya çalışıyor!..</p>



<p>Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını, tüm yer üstü ve yer altı kaynaklarımızı yabancılara sattık.</p>



<p>Satacak bir şey kalmayınca şimdi&nbsp;<strong>köprüler</strong>imiz ve&nbsp;<strong>yollar</strong>ımız satılığa çıkarıldı…</p>



<p>Yollarımızın satılmasının, evimizin içindeki koridorların yabacılara satılmasından ne farkı var?..</p>



<p>Dahası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalmış&nbsp;<strong>500 milyar dolar dış borç</strong>tan daha çok dış borç edindik.</p>



<p>Milletten toplanan vergiler, bu&nbsp;<strong>borçların faizi</strong>ni ödemeye yetmiyor!..</p>



<p>***</p>



<p>Her şey&nbsp;<strong>küresel emperyalistler</strong>in o yıllarda bize dayattıkları, yeni sömürgecilik yöntemi olan&nbsp;<strong>neo-liberalizm</strong>i uygulayacak partileri başımıza getirmeleriyle başladı&#8230;</p>



<p>Başımıza geçen bu partiler, kendilerini&nbsp;<strong>iktidar</strong>&nbsp;ya da&nbsp;<strong>muhalefet</strong>&nbsp;koltuğuna oturtan efendilerinin istekleri doğrultusunda Türk tarım ve hayvancılığını öldürdüler!..</p>



<p>Sonuçta, Roma&#8217;dan Osmanlı&#8217;ya kadar, binlerce yıl dünya imparatorluklarının askerlerini beslemiş olan bu bereketli topraklar, kendi insanlarını besleyemez oldu!..</p>



<p>Artık eti Güney Amerika&#8217;dan, mercimeği Kanada&#8217;dan, buğdayı Ukrayna&#8217;dan vs. satın alıyoruz.</p>



<p>***</p>



<p><strong>Nazım Hikmet</strong>&#8216;in dediği gibi, &#8220;&#8230;<em>kabahat senin, -demeye dilim varmıyor ama- kabahatin çoğu senin, canım kardeşim…”</em></p>



<p>Çünkü bu partileri başımıza getiren sensin, ey halkım!..</p>



<p>Biliyorum, &#8220;<strong>ana akım medya</strong>&#8221; denilen, iktidarı ya da muhalefeti destekleyen tv kanalları ve gazeteler (hatta sosyal medya), haberleri ve herbokolog yorumcuları aracılığı ile, kendilerini fonlayan emperyalistlerin isteği doğrultusunda&nbsp;<strong>algı operasyonları</strong>&nbsp;yaparak senin beynini yıkıyor ve istediklerini iktidar, istediklerini muhalefet yapıyorlar!..</p>



<p>Ama sen de biraz&nbsp;<strong>oku</strong>,&nbsp;<strong>düşün</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>sorgula</strong>, canım kardeşim!..</p>



<p>Fazla değil,&nbsp;<strong>100 yıl önce yaşadıklarımız</strong>ı anımsa!..</p>



<p>0nlarca yıl süren savaşlarda, erkekler askerde olduğu için ekilmediğinden tarla niteliğini kaybetmiş araziler ve işgalciler tarafından yakılıp yıkılmış köyler nedeniyle, kuru ekmekle de olsa halkın karnını doyurmak için buğday ithal etmek zorunda olan yeni bir devlet kurulmuş&#8230;</p>



<p>Ama&nbsp;<strong>akıl ve bilim</strong>i kılavuz edinmiş olan bu genç devletin&nbsp;<strong>Kurucu</strong>su, kısa sürede tarımı canlandırmış; milletinin karnını doyurduğu gibi, ürettiği domates, portakal gibi tarım ürünlerini satarak fabrikalar kurup ülkenin&nbsp;<strong>sanayileşme</strong>sini de sağlamış!..</p>



<p>O yıllarda yaşanmış olan “<strong>1929 Dünya Büyük Ekonomik Krizi</strong>&#8220;ne karşın,&nbsp;<strong>Cumhuriyet tarihinin en yüksek kalkınma hızı&nbsp;</strong>(sanayide ve tarımda büyüme; fert başına düşen gayrı safi milli hasıla (GSMH/KİŞİ) artışı vs) elde edilmiş, parası değer kaybetmek bir yana değer kazanmış, bütçe açığı, cari açık, enflasyon vs. yok… ve benzer başka ekonomik göstergelerde görüleceği üzere bir mucize gerçekleştirilmiş. Üstelik hiç borç alınmadığı gibi Osmanlı’dan kalan 500 milyar dolar dış borç da ödenmiş.</p>



<p>Ey halkım! Bu mucizeyi gerçekleştiren &#8220;<strong>Mucize Adam</strong>&#8220;ın uyguladığı politikayı uygulama sözü vermeyen, O&#8217;nun yolundan gitmeyen, O&#8217;nun ilkelerini ve değerlerini savunmayan partilere artık oy &nbsp;verme!..</p>



<p>Unutma!</p>



<p>Demokraside&nbsp;<strong>güç sende</strong>dir&#8230;</p>



<p>İstemediğin kimseyi seçmek zorunda değilsin&#8230;</p>



<p>“<strong>Kötüler içinde daha az kötüsü</strong>nü seçmek” zorunda da değilsin&#8230;</p>



<p>Bunu, O <strong>Mucize Adam</strong>, &#8220;<em>daha az kötü, kötülerin en kötüsüdür (ehveni şer, şerlerin en kötüsüdür</em>)&#8221; diye ifade etmiştir.</p>



<p>Sen istersen bütün partiler önünde secde eder ve senin gösterdiğin yola dönerler&#8230;</p>



<p>Yeter ki onların yalanlarına kanma. “<strong>Benim adım Hıdır, tuttuğum parti budur”</strong>&nbsp;diyerek ülkeyi bu hale getirmiş olanların peşinden,&nbsp;<strong>tıpış tıpış</strong>&nbsp;gitme!..</p>



<p>Tek kılavuzun akıl ve bilim,&nbsp;<strong>arkasından gideceğin tek adam</strong>&nbsp;da o mucize adam,&nbsp;<strong>Atatürk</strong>&nbsp;olsun.</p>



<p>Senden oy istemeye gelenlere, “<em>Atatürk’ün yoluna dönmezseniz size oy yok</em>” de ve verme!..</p>



<p>O zaman “<strong>el mi yaman, bey mi yaman</strong>” görecek ve senin istediğin yola döneceklerdir!..</p>



<p>Bunun için biraz okuyup, düşünerek sorgulaman yeterlidir!..</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 18.02.2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MİLLİ DEĞİL ÜMMİ EĞİTİM!..</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/milli-degil-ummi-egitim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 10:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7829</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik “Eğitimdir ki, bir milleti özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder… Eğitim, dini , uluslararası veya milli olabilir… Türk Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitim, millî eğitim olacaktır… (Bunun nedenini) kısa bir örnek ile açıklayacağım: Yeryüzünde üç yüz milyondan fazla Müslüman var…(ne yazık ki tümü) [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p>“<em>Eğitimdir ki, bir milleti özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder… Eğitim, dini , uluslararası veya milli olabilir… Türk Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitim, millî eğitim olacaktır… (Bunun nedenini) kısa bir örnek ile açıklayacağım: Yeryüzünde üç yüz milyondan fazla Müslüman var…(ne yazık ki tümü) şunun veya bunun tutsaklık ve hor-görü zincirleri altındadır. Aldıkları manevî eğitim ve ahlâk, onlara bu tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık niteliğini verememiştir, veremiyor. Çünkü eğitimlerinin hedefi millî değildir.”</em>&nbsp;(<strong>Atatürk’ün&nbsp;Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 198</strong>)</p>



<p>“<strong>Milli Eğitim</strong>” derken ne kastettiğini Atatürk, Sakarya Muharebesi sürerken, 16 Temmuz 1921’de topladığı Birinci Maarif Kongresi’nde açıklamıştır:</p>



<p><em>“Milli Eğitim derken hurafelerden, yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden uzak, tarihi ve milli karakterimize uygun bir kültürü kastediyorum.”</em></p>



<p>1930 Cumhuriyet Bayramında, Ankara Türk Ocağı’ndaki kutlamalarda, AP muhabiri&nbsp;<strong>Doroty Ring</strong>’in, “<em>Türkiye ne zaman Batılılaşacak, Amerikanlaşacak?”</em>&nbsp;sorusuna verdiği yanıt da bu tanımını tamamlamaktadır:</p>



<p><em>“Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O, sadece özleşecek, özüne dönecektir…”</em></p>



<p><strong>Milli</strong>&nbsp;eğitim alarak&nbsp;<strong>tarih</strong>ini ve&nbsp;<strong>dil</strong>ini öğrenip, ulusunu/ atalarını tanıyacak çocuk&nbsp;<strong>ulusal bilinç</strong>&nbsp;(milli şuur) kazanacak ve hiç kimseyi taklit etme gereksinimi duymaksızın özüne dönecektir…&nbsp;</p>



<p>Bu nedenle, “<em>milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir</em>” diyen Atatürk, kurtuluşundan hemen sonra geldiği Bursa’da, 17 Eylül 1922’de, öğretmenlere şunları söylemiştir:</p>



<p>&nbsp;‘<em>’Ordularımızın kazandığı zafer, sizin, siz eğitim ordularımızın zaferi için, yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız.</em>”</p>



<p>Bu sözleri doğrultusunda&nbsp;<strong>öğretmenliği en yüce meslek</strong>&nbsp;olarak öne çıkardı:</p>



<p>Öğretmen aylıklarını milletvekili aylığı ile eşitledi. Gittiği her yerde öğretmenlerle özel, söyleşi tarzında toplantılar yaparak karşılaştıkları sorunları dinledi. İllere atanan öğretmenleri valilerin karşılaması buyruğunu verdi. Toplantıya geldiğinde, ayağa geç kalktığı için bir genç öğretmeni cezalandırmak isteyen bir valiyi (Kastamonu) görevden aldı vs…</p>



<p>***</p>



<p>Öğretmenliği kutsadı/ öğretmenleri yüceltti amma elde ne yeteri kadar öğretmen vardı ne de var olan öğretmenler, düşündüğü eğitimi verebilecek şekilde yetiştirilmişlerdi!..</p>



<p>Dahası bu amaca uygun&nbsp;<strong>ders kitapları</strong>&nbsp;da yoktu…</p>



<p>Öğretmeni bırakın, bakan bulmakta zorlanıyordu. TBMM’nin açılışından, 1938’e kadar geçen&nbsp;<strong>18 yılda, 15 milli eğitim bakanı</strong>&nbsp;ile çalıştı. Gözüne kestirdiği birini bakan yapıyor, fakat beklentilerini veremeyince görevden alıyor, yeni birini atıyordu. Bu şekilde kimleri 3-5 ay, kimileri 1-2 yıl bakanlık yaptı.</p>



<p>En uzun&nbsp;<strong>Mustafa Necati</strong>&nbsp;bakanlık yaptı (4 yıl). Tam, “<em>aradığım bakanı buldum</em>” diyordu ki onu da ölüm elinden aldı. Yeri doldurulamayacak genç bakan, apandisit patlaması sonucu öldü. Falih Rıfkı Atay, “<em>Atatürk’ün ilk defa hıçkırıklarla ağladığını bu ölüm akşamı görmüştüm. ‘Ne evlattı O’ diye hayıflanıyordu</em>” diye anlatır…</p>



<p>Öğrencilerin ulusal bilinç kazanması için ulusunun tarihini öğrenmesi gerekti, ama ortada böyle tarih kitabı yoktu. Var olan tarih kitaplarında sadece Osmanlı ve biraz da İslam tarihi anlatılıyordu. Oysa geride binlerce yıllık Türk tarihi vardı. Bunu araştırmak için&nbsp;<strong>Türk Tarih Kurumu</strong>’nu kurdu. Kurumun uzmanlarıyla birlikte,&nbsp;<strong>liseler için 4 ciltlik tarih kitabı</strong>&nbsp;yazdı…</p>



<p>Girdiği bir derste öğrencilerin&nbsp;<strong>geometri</strong>&nbsp;öğrenmekten çok, Arapça ve Farsça sözcükleri ezberlemeye çalışmış olduklarını görünce; oturdu, bugün hala kullanılan sözcüklerle bir geometri kitabı yazdı ve sorunun köklü çözümü için&nbsp;<strong>Türk Dil Kurumu</strong>’nu kurdu…</p>



<p>Aynı zamanda okullarda ‘<strong>Yurttaşlık Bilgisi’</strong>&nbsp;olarak okutulan,&nbsp;<strong>‘Yurttaşlar İçin Medeni Bilgiler’</strong>&nbsp;adını verdiği, ‘Toplumbilime (sosyoloji) Giriş’ kitabını yazdı…</p>



<p>Yetmedi; memleketi dolaşarak&nbsp;<strong>millet mekteplerinde ders</strong>ler verdi…</p>



<p>15 yıllık kısa zaman diliminde, diğer devlet işlerinin yanında eğitime de bu kadar emek verdikten sonra aramızdan ayrılınca,&nbsp;<strong>yerine gelenler</strong>&nbsp;yaptıklarını geliştirebilecek değil,&nbsp;<strong>anlayabilecek</strong>&nbsp;ve dolaysıyla&nbsp;<strong>koruyabilecek bilinç, bilgi ve birikim</strong>den yoksun oldukları için yapılanları yıkmaya başladılar…</p>



<p><strong>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra</strong>, başımızda en yakın çalışma arkadaşı&nbsp;<strong>İsmet İnönü</strong>&nbsp;olmasına karşın, Atatürk’ün ‘<strong>tam bağımsızlıkçı ve emperyalizm karşıtlığı’ temel ilkeleri</strong>ni terk edip, savaş kaybetmiş gibi,&nbsp;<strong>Amerika’ya teslim olduk.</strong></p>



<p><strong>Lozan’ı imzalamamış</strong>&nbsp;olan&nbsp;<strong>Amerika</strong>, gökte aradığını yerde bulmuş oldu. Yapılan “<strong>Fulbright Anlaşması</strong>” ile&nbsp;<strong>Milli Eğitim Bakanlığı</strong>’na el koyunca ilk iş olarak lise tarih kitabını attılar. Atatürk’ün kapattığı&nbsp;<strong>misyoner okulları</strong>&nbsp;benzeri,&nbsp;<strong>yabancı dilde eğitim</strong>&nbsp;yapan&nbsp;<strong>maarif kolejleri</strong>&nbsp;(daha sonra adları Anadolu lisesi olacak) ile&nbsp;<strong>imam-hatip okulları</strong>nı açtılar.</p>



<p>Böylece milli eğitimin yerini&nbsp;<strong>uluslararası ve dini eğitim</strong>&nbsp;almış oldu. Başat amaç,&nbsp;<strong>öğrencilerin ulusal bilinç kazanmasını önlemek</strong>ti. Yazarları arasında Atatürk’ün de bulunduğu tarih kitabının atılmasını ve Dil Devrimi’nin dışlanmasını da bu kapsamda değerlendirmek gerek.</p>



<p>Haçlı emperyalistlerin dini eğitim dayatmasının amacı laik demokratik Cumhuriyeti yıkıp, “<strong>Ilımlı İslam Cumhuriyeti</strong>” dedikleri, Suudi Arabistan benzeri Şeriat devleti kurmaktı. Onlara, “<strong>tutsaklık ve hor-görü zincirleri altında yaşayacak ve Haçlı emperyalistlere hizmet edecek”&nbsp;</strong>insanlarlazımdı! Nitekim, CIA elemanları&nbsp;<strong>Graham Fuller</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Samuel Huntington</strong>&nbsp;yazdıkları, ‘<strong>Yeni Türkiye Cumhuriyeti’</strong>&nbsp;ve ‘<strong>Medeniyetler Çatışması’</strong>&nbsp;adlı kitaplarında bunu açıkça dile getireceklerdi!..</p>



<p>Ayrıca bu eğitim sistemiyle halkın bir kesimi&nbsp;<strong>Batı kültür emperyalizmi</strong>nin, diğer kesimi de&nbsp;<strong>Arap kültür emperyalizmi</strong>nin boyunduruğuna sokularak,&nbsp;<strong>birbirine karşıt insanlar</strong>&nbsp;yetiştirilecekti. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanıp yıkılmasının önü açılacaktı!..</p>



<p>Bu politikayı&nbsp;<strong>Menderes</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Demirel</strong>, tarikat ve cemaatlerin önünü açmak gibi, daha da geliştirerek sürdürdüler. Zaten bunları da iktidar koltuğuna ABD oturtmuştu…</p>



<p>Fakat&nbsp;<strong>1961 Anayasası</strong>nın sağladığı özgürlükler sayesinde, unutturulmuş olan Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı ve emperyalizm karşıtı devrimci ilkeleri anımsanmaya başlandı.&nbsp; Bu arada 1964’de&nbsp;<strong>Kıbrıs’ta, Türklere yönelik soykırım</strong>ı Türkiye’nin önlemek istemesini&nbsp;<strong>ABD&nbsp;</strong>engelleyince, emperyalizm karşıtlığı, başta gençler olmak üzere toplumda yayılmaya başladı…</p>



<p>Gelişmelerden rahatsız olan ABD, “<em>bizim oğlanlar</em>” dediği,&nbsp;<strong>Amerikancı generallere</strong>, önce&nbsp;<strong>12 Mart</strong>&nbsp;(1971), ardından da&nbsp;<strong>12 Eylül</strong>&nbsp;(1980) darbelerini yaptırarak Ordu’dan, bürokrasiden, üniversitelerden vs. Atatürkçüler atıldı; yerlerine tarikat ve cemaatçiler dolduruldu. Özgürlükçü olduğu için halkı uyandıran 1961 Anayasası atıldı. Yapılan yeni Anayasa ile&nbsp;<strong>din eğitimi anayasaya</strong>&nbsp;sokuldu. Bu anayasaya göre hazırlanan&nbsp;<strong>YÖK Yasası</strong>&nbsp;ile&nbsp;<strong>üniversitelerin medreseleşmesi</strong>nin önü açıldı…</p>



<p>Ortam bu şekilde hazırlandıktan sonra,&nbsp;<strong>neo-liberalizmi</strong>&nbsp;uygulayarak&nbsp;<strong>Türkiye’yi küresel/ Haçlı/ Siyonist emperyalistlere sunması için Özal iktidara</strong>&nbsp;getirildi!..</p>



<p>Böylece, Graham Fuller’in kitabına adını verdiği “<strong>Yeni Türkiye Cumhuriyeti</strong>”ni oluşturmak üzere,&nbsp;<strong>yeni sömürgecilik</strong>&nbsp;(neo-liberalizm) sistemine uygun,&nbsp;<strong>“Ilımlı İslam Cumhuriyeti</strong>” kurulmasının önü açıldı. Bu görev, daha sonra iktidara getirilen&nbsp;<strong>AKP</strong>’ye verildi!..</p>



<p>“Dindar ve kindar kuşaklar yetiştireceğiz” diyerek işe başlayan AKP, bu amaçla bir yandan<strong>&nbsp;tarikat/ cemaat ve dinci vakıflar</strong>&nbsp;aracılığı ile&nbsp;<strong>sıbyan mekteplerinden medreselere</strong>&nbsp;kadar, Osmanlı’yı batıran sistemi geri getirirken, bir yandan da örgün eğitimi büyük oranda özelleştirdi.</p>



<p>Tarikat/ cemaat ve dinci vakıflardan, misyonerler ve paragözlere kadar herkesin cirit attığı özel okullarda,&nbsp;<strong>asgari ücretin altında aylık verilen öğretmenler</strong>le, öğrencilere ne öğretilebileceğini kimse sorgulamıyor.</p>



<p><strong>“ÇEDES</strong>” ve benzeri projelerle&nbsp;<strong>Diyanet</strong>&nbsp;İşlerinin, hatta tarikat/ cemaat ve dinci vakıfların Bakanlığa paydaş olduğu devlet okullarında da “<strong>ümmi eğitim</strong>” sistemi uygulanıyor. Artık “Milli Eğitim Bakanlığı”, “<strong>Ümmi Eğitim Bakanlığı</strong>” oldu!..</p>



<p>Her ne kadar sık sık “<strong>ümmet kardeşliği</strong>nden” söz edilse de “ümmi eğitim” derken,&nbsp;<strong>‘ümmet bilinci’</strong>&nbsp;oluşturacak ve&nbsp;<strong>‘ümmet kardeşliği’</strong>&nbsp;sağlayacak bir eğitimden söz etmiyorum.</p>



<p>Zaten İslam dünyasında ne ümmet bilinci ne de ümmet kardeşliği var. Çünkü 100 yıl önce Atatürk’ün dediği gibi, “<em>İslam ülkeleri, eğitimleri millî olmadığı için, hala emperyalistlerin ‘tutsaklık ve hor-görü zincirleri altında’ yaşıyor</em>”. O zaman 300 milyon olan&nbsp;<strong>Müslümanlar</strong>, şimdi&nbsp;<strong>1,5 milyar</strong>ı geçti. Ama&nbsp;<strong>15 milyon Yahudi</strong>&nbsp;ile baş edemiyorlar.&nbsp;</p>



<p>Hem ulusal bilinçten hem de ümmet bilincinden yoksun olan Müslümanlar, Haçlı/ Siyonist emperyalistlerin ”böl ve yönet” politikası doğrultusunda&nbsp;<strong>birbirlerine düşman</strong>&nbsp;olmuşlar. Öyle ki “<em>bu bir Haçlı seferidir</em>” diyerek&nbsp;<strong>Afganistan</strong>’a,&nbsp;<strong>Irak’</strong>a,&nbsp;<strong>Libya</strong>’ya,&nbsp;<strong>Suriye</strong>’ye saldıran&nbsp;<strong>Haçlı/ Siyonist emperyalistler</strong>in yanında yer alıyorlar!</p>



<p>Bazıları,&nbsp;<strong>milyonlarca Müslümanı öldürüp Müslüman kadınlara/ kızlara tecavüz eden Haçlı/Siyonist askerleri</strong>nin, “<em>ülkelerine salimen dönmeleri için”</em>&nbsp;<strong>dua</strong>&nbsp;ediyor. Bazıları, Haçlı/Siyonist emperyalistlerin Müslümanları öldürmek için kullandıkları silah ve mermilerin parası ile diğer savaş giderlerini ödüyor. Hatta İsrail’in Gazze’de soykırım yapmak için kullandığı silah ve mermilerin de parasını da fazlasıyla Müslüman ülkeler ödedi&#8230;</p>



<p>Bu bakımdan “<strong>ümmi eğitim</strong>” derken,&nbsp;<strong>“ümmet bilinci yetiştirmeye yönelik eğitim</strong>” değil,&nbsp;<strong>“cehalet eğitimi”</strong>&nbsp;demek istiyorum!..</p>



<p>24 Yılın sonunda ortaya çıkan tablo bunun göstergesi:</p>



<p>Üniversite giriş sınavları (Yükseköğretim Kurumları Sınavı,&nbsp;<strong>YKS</strong>)&nbsp;<strong>sonuçları</strong>&nbsp;ortada. Temel Yeterlik Testinde de Alan Yeterlik Testinde de alınan sonuçlar,&nbsp;<strong>eğitim</strong>in dibe vurmanın da ötesinde,&nbsp;<strong>dibin de</strong>&nbsp;<strong>altına</strong>&nbsp;düştüğünü gösteriyor. Özellikle matematik ve fen bilimlerinde sonuçlar, ülkenin geleceği bakımından düşündürücü!..</p>



<p>Bilindiği gibi, ilkokuldan üniversiteye kadar, sınıf geçmek ve mezun olmak için yapılan sınavlarda, ortalama en az yüz üzerinden 50 almak gerekir. Bu genel kural üniversite girişte uygulansa, yani&nbsp;<strong>YKS</strong>’da ‘<strong>yüz üzerinden 50 net</strong>&nbsp;doğru yanıtı olmayanlar’ üniversiteye giremeyecek olsa,&nbsp;<strong>üniversitelerin kontenjanlarının % 80’i boş</strong>&nbsp;kalır. Yani lise mezunlarının ancak % 20’si üniversiteye girebilir.</p>



<p>Uygulama bu şekilde olsa, üniversiteye girmeyi hak eden % 20 diliminin içindeki öğrenciler kaliteli devlet üniversitelerini tercih edecekleri için,&nbsp;<strong>seçim yatırımı olarak açılmış devlet üniversiteleri ile para kazanmak ya da Cumhuriyet karşıtları yetiştirmek amacıyla açılmış özel üniversiteler</strong>&nbsp;öğrenci bulamayacaktır…</p>



<p>Bu nedenle, iktidara geldiğinde&nbsp;<strong>70 olan üniversite sayısını 208’e çıkarmış</strong>&nbsp;olmakla övünen AKP, açtığı üniversitelerin öğrencisiz kalacağını görünce&nbsp;<strong>baraj</strong>ı kaldırdı ve artık sıfır değil,&nbsp;<strong>eksi netle</strong>&nbsp;bile&nbsp;<strong>üniversitelere</strong>&nbsp;girilebiliyor.</p>



<p>Üniversitelerden başarısızlık nedeniyle atılma olmadığı için bunlar mezun olur ve yarın başımıza da geçebilirler!..</p>



<p>“Dindar ve kindar kuşaklar yetiştirme” projesine göre uygulanan eğitimle gelinen bu aşamada, medyaya yansıyan haberlerden, Atatürk ve Cumhuriyete kin duyan epey insan yetiştirildiği anlaşılıyor!..</p>



<p><strong>Dindar kuşaklar</strong>&nbsp;yetiştirilip yetiştirilmediği ise tartışmalı!</p>



<p>Bu eğitim sisteminin&nbsp;<strong>toplumsal yaşama yansıması</strong>na bakacak olursak:</p>



<p>Ulusal bilinçten yoksun oldukları için&nbsp;<strong>kimlik bunalımı</strong>&nbsp;yaşayan çocuklar ve ergenler arasında&nbsp;<strong>şiddet&nbsp;</strong>arttı. Birbirlerini, hatta öğretmenlerini&nbsp;<strong>öldürme</strong>ye başladılar.&nbsp;<strong>Çeteler</strong>&nbsp;kurdukları ve suç örgütleri tarafından&nbsp;<strong>tetikçi,</strong>&nbsp;uyuşturucu baronları tarafından&nbsp;<strong>torbacı</strong>&nbsp;olarak kullanıldıkları görülüyor.</p>



<p><strong>Abdurrahman Dilipak</strong>&nbsp;gibi yazarların yazısına bakarsak, AKP iktidarı sayesinde varsıllaşmış kesimin çocuklarının&nbsp;<strong>dindar Müslüman değil</strong>, misyoner okullarında yetişenler gibi Frenkleşerek “<strong>Süslüman”</strong>&nbsp;olduklarını, “<strong>alkolsüz şampanyalı partiler</strong>” vb. etkinlikler düzenlediklerini öğreniyoruz!..</p>



<p>Gene medyaya yansıyan haberlerden, muhafazakar ailelerin imam hatip mezunu çocukları arasında&nbsp;<strong>uyuşturucu kullanımı, kumar ve fuhuş</strong>un yaygınlaştığı görülüyor!..</p>



<p>Sonuç olarak, “<strong>milli eğitim</strong>” verilmediği gibi, “<strong>manevi eğitim</strong>” de verilmediği; “<strong>Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni koruyacak, ulusal bilinç sahibi</strong>”&nbsp;<strong>gençler</strong>&nbsp;yerine,&nbsp;<strong>Haçlı/ Siyonist emperyalistlerin istediği Yeni Türkiye’nin kurulmasına direnmeyecek, hatta yardım edecek gençler</strong>&nbsp;yetiştirilmeye başlandığı gözleniyor!..</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 01.02.2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FONLANANLAR VE BAĞIMSIZLIK</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/fonlananlar-ve-bagimsizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 17:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7780</guid>

					<description><![CDATA[Ebru Oğuzhan Yeter AB, çoğu zaman sanıldığı ya da hayran olunduğu gibi bir “değerler Birliği&#8217;nden çok, kendi çıkarlarını korumak için kural koyan, sınır çizen ve bu kuralları herkese eşit uygulamayan işgüzar bir düzendir. Demokrasi, insan hakları, kadın, çocuk ve çevre gibi kavramlar bu yapının elinde evrensel ilkeler olmaktan çok, gerektiğinde devreye sokulan araçlara dönüşür. Ülkemiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Ebru Oğuzhan Yeter</strong></p>



<p>AB, çoğu zaman sanıldığı ya da hayran olunduğu gibi bir “değerler Birliği&#8217;nden çok, kendi çıkarlarını korumak için kural koyan, sınır çizen ve bu kuralları herkese eşit uygulamayan işgüzar bir düzendir.</p>



<p>Demokrasi, insan hakları, kadın, çocuk ve çevre gibi kavramlar bu yapının elinde evrensel ilkeler olmaktan çok, gerektiğinde devreye sokulan araçlara dönüşür. Ülkemiz bu örneğin en açık göstergesidir. Yıllardır kapıda bekletilen, tam üyelikten bilinçli biçimde uzak tutulan bir ülkeyiz ama en çok hibe-fon-desteklere el açan, açık pazar, ucuz emek, iştah kabartan coğrafya ve kaynaklar olunca sonuna kadar AB&#8217;nin ellerindeyiz. Oy hakkımız yoktur, karar masasında yerimiz yoktur fakat satın alınacak kurumlarımız, işletilecek limanlarımız, peşkeş çekilecek madenlerimiz, onlar için organik tarım yapacak topraklarımız, sömürülecek güneşimiz denizlerimiz vardır.</p>



<p>Bu yapı işbirlikçi düzen eliyle aynı zamanda modern bir sömürü düzenidir. Tankla, tüfekle değil, ticaret anlaşmalarıyla, fonlarla, dayatmalarla ve borç mekanizmalarıyla işliyor. Ekonomik güç ve doğallık AB ülkelerinde toplanırken, çevreyi kirleten üretim, ucuz emek, çöp yığınları, göçler ve doğa tahribatı bizim gibi ülkelere bırakılıyor.</p>



<p> AB’nin ABD ile ilişkisi de bu tablonun tam ortasındadır. AB çıkarları için birbirini tamamlayan askeri ve stratejik konularda NATO üzerinden ABD’ye bağımlıdır.</p>



<p>Türkiye açısından asıl acı olan ise bu dış düzenin, içerideki bağımlı ellerle birleşmesidir. “Yerli ve milli” söylemi dillendirilirken, bankalar, limanlar, enerji şirketleri, fabrikalar, tarım alanları ve kamu varlıkları birer birer el değiştirdi. Kurumlar bu topraklarda kalsa da kararlar ve kârlar ve tabii ki tüm irade dışarıya bağlandı.&nbsp; Böyle bir tabloda egemenlik sadece kâğıt üzerinde yer almaktadır.</p>



<p>Bu noktada çevre meselesi ve sivil toplum da sorgulanmalıdır. Yıllarca AB tarafından fonlanan Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı (TEMA) gibi doğa ve toprak hassasiyeti yüksek bir vakfın Brüksel’de temsilcilik açması, teknik olarak “uluslararası çevre politikalarını takip etmek” gerekçesiyle açıklanıyor olsa da, AB’nin koyduğu çerçeveler içinde konuşmanın ve mücadeleyi o sınırlar içinde sürdürmenin ülkemize ne faydası olduğunu da sorgulamak zorundayız.</p>



<p>Toprağın, suyun ve ormanın gerçek talanı çoğu zaman bu düzenin ekonomik politikalarıyla bağlantılıyken, sorunu yalnızca çevre başlığına sıkıştırmak, büyük resmi görünmez kılar. Yıllarca AB&#8217;nin verdiği fonlarla hibelerle ormanı doğayı koruyan TEMA bu güzelim coğrafya da kendine yer bulamadı da Avrupa&#8217;da mı buldu?  Oradan Türkiye nasıl görünüyor? diye sormak istiyorum. Doğa, sermaye düzeninden bağımsız bir mesele değildir; tam tersine onun ilk kurbanıdır. Doğamız varlığımızın teminatıdır sadece görsel güzellik değil ormanı, fidanı, arısı, böceği, kurdu, kuşu ve her bir tohumuyla bir bütündür. Ülkemiz topraklarında her türlü zorluğa rağmen değerlerimize ilkelerinize sahip çıkabiliyorsak budur vatanı korumak budur milli mücadele.</p>



<p>Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: AB, eşit ortaklık istemez; kontrollü bağımlılık ister. Başarılı kurumları ele geçirmek ister. Türkiye’yi birliğe almaz ama pazarını, toprağını ve emeğini sömürmekten de asla vazgeçmez.</p>



<p>Çevreyi koruduğunu söyler ama kendi çöpünü bizim gibi ülkelere yollar, kirli bedeli bizim gibi ülkelere ödetir. Bu nedenle mesele sadece Avrupa’yı eleştirmek değil, farkında olmaktır. Bize sunduğu sonsuz hibelerin nedenini sorgulamaktır. Aldığımız hibelerle fonlarla elimizi verip bedenimizi kaptırdığımız örnekleri iyi görmeliyiz. Aynı zamanda bu düzene içeriden eklemlenmeye gönüllü olan yapıları, tercihleri ve işbirlikçileri de sorgulamalıyız.</p>



<p>Aksi halde bağımsızlığımızı hızla kaybediyoruz. Bu bağımsızlığın içinde bizi hayatta tutan sonsuz değerler var. Sessizliğimizden geriye sadece iyi niyetli ama etkisiz söylemlerimiz, yazılarımız&nbsp; kalacaktır. Şu soruyu yıllar önce de sormuştuk; &#8220;Avrupa Bizi Çok mu Seviyor?</p>



<p><strong>Uyanmazsak hep birlikte kaybetmiş olacağız.</strong></p>



<p><strong>Azim ve Karar, 11.01.2026</strong></p>



<p>       </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BÜYÜK TÜRK MİLLETİ!..</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/buyuk-turk-milleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Dec 2025 16:01:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7695</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik “Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir. Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır…” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK (Amasya, 22 Haziran 1919) TC’yi kuran TBMM’yi,&#160;TC’yi yıkmak&#160;istediklerini açıkça bildiren partiler doldurdu!.. Geçmişte, Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı yapmış bir emekli generalin yönettiği bir STK tarafından, ‘TC’yi yıkıp, yerine başkenti İstanbul ve resmi dili Arapça olan&#160;Asrika ( Asya- [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p><strong><em>“Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir. Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır…”</em></strong><strong></strong></p>



<p><strong>Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK (Amasya, 22 Haziran 1919)</strong></p>



<p>TC’yi kuran TBMM’yi,&nbsp;TC’yi yıkmak&nbsp;istediklerini açıkça bildiren partiler doldurdu!..</p>



<p>Geçmişte, Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı yapmış bir emekli generalin yönettiği bir STK tarafından, ‘<em>TC’yi yıkıp, yerine başkenti İstanbul ve resmi dili Arapça olan&nbsp;Asrika ( Asya- Afrika İslam Ülkeleri Federasyonu)</em>&nbsp;kurulmasının tartışıldığı toplantılar bile yapıldı…</p>



<p>Bu toplantılara devlet kurumları sponsorluk yaptı…</p>



<p>TC’ye “YÜZ YILLIK REKLAM ARASI” ya da&nbsp;“PARANTEZ” olarak niteleyen milletvekilleri oldu!..</p>



<p>Hatta TC’yi kuran, hatta ve hatta&nbsp;ATATÜRK’ÜN PARTİSİ&nbsp;olarak bilinen partinin içinde de benzer milletvekilleri var!..</p>



<p>Hatta ve hatta bu milletvekilleri içinde genel başkan yardımcılığı/ danışmanlığı yapmış olanlar ve dahi hala yapanlar var!..</p>



<p>Artık Meclis kürsüsünden, ad vermeden&nbsp;Atatürk’e “ALÇAK”, Türk Ordusu için “KANLA BESLENEN İŞGALCİLER”&nbsp;ve&nbsp;“TECAVÜZCÜLER”&nbsp;diyebiliyorlar…</p>



<p>Daha da acısı bu hainlere, Meclis’te gerekli yanıtı veren olmadığı gibi,&nbsp;Genelkurmay Başkanlığı yapmış bakan&nbsp;bile sessizce izliyor…</p>



<p>Daha da acısı, görevlerinin başında “Cumhuriyet” sıfatı bulunan&nbsp;SAVCILAR&nbsp;da bu yaşananları duymazlıktan geliyorlar!..</p>



<p>Bu gelişmelerden aldıkları cesaretle Atatürk&#8217;e medyada büyük bir saldırı ve küfür kampanyası başlatıldı…</p>



<p>Çünkü Cumhuriyet&#8217;i yıkmak için Atatürk&#8217;ü milletin gönlünden çıkarmaları gerekiyor!..</p>



<p>Kurtuluş ve Kuruluş yıllarında&nbsp;VATANA İHANET ETMİŞ&nbsp;olan emperyalistlerin ajanı&nbsp;HAİNLER&nbsp;ise kahramanlaştırılıyor;&nbsp;heykelleri dikiliyor, adları devlet kurumlarına, meydanlara, bulvarlara veriliyor…</p>



<p>***</p>



<p>Sınırlarımız dışında resmen&nbsp;“Türk Toprağı” olan SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ’ni, sandukasını kaçırarak, terk ettik…</p>



<p>Sınırlarımız yol geçen hanına döndü, “ne oldukları bilinmeyen”&nbsp;10 milyona yakın insan yurdumuza doldu…</p>



<p>Artık devlet o hale geldi ki komşu ülkedeki bir&nbsp;aşiret reisi, üniformalı ve uzun namlulu&nbsp;silahlı korumalarıyla&nbsp;birlikte sınırda, devlet görevlileri tarafından karşılanarak yurdumuza girebiliyor!..</p>



<p>Kara sınırlarımız gibi denizlerimizdeki&nbsp;kıta sahanlığımıza ve&nbsp;münhasır ekonomik alanlarımıza da egemen olamıyoruz…</p>



<p>Bize ait olan alanlarda&nbsp;Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi&nbsp;petrol ve doğal gaz arıyor!..</p>



<p>Yunanistan 18 adamızı resmen işgal etti…</p>



<p>***</p>



<p>Tüm bunlar yaşanırken,&nbsp;HAÇLI EMPERYALİSTLERİN BÜYÜK ŞEFİ’nin elçisi&nbsp;baklayı ağzından çıkardı:</p>



<p>“<em>Sizin için en iyisi Osmanlı millet sistemi”&nbsp;</em>dedi…</p>



<p>O zaman bu yaşananların kaynağı anlaşıldı:</p>



<p>Haçlı emperyalistler, 100 yıl önce gerçekleştiremedikleri, “BİN YILLIK PROJE”lerini şimdi yaşama geçirmeye karar vermişler!..</p>



<p>Devlet, haddini bilmez bu elçi hakkında gereğini yapacağına, “<em>Türk, Kürt, Arap Ümmet Federasyonu”</em>ndan söz edilmesi, projenin desteklenmesi olarak yorumlandı!..</p>



<p>Bunlardan cesaret alan&nbsp;dağdaki ve Meclis’teki&nbsp;PKK’lılar&nbsp;harekete geçtiler:</p>



<p>“Lozan’ın atılıp, Sevr’in çöp sepetinden çıkarılması<em>nı”</em>&nbsp;istediler!..</p>



<p>Bu gelişmelere isyan edip ayağa kalkması gereken Türk milletinin seçtiği milletvekilleri, tersine PKK’lıların istemlerini görüşmek üzere bir “İHANET KOMİSYONU” kurdular…</p>



<p>Dahası bir heyeti, akil adam olarak görüşlerini almak üzere 50 bin canımızın katili&nbsp;Terörist Başı’nın ayağına&nbsp;gönderdiler…</p>



<p>***</p>



<p>Gelişmeler, Osmanlı döneminde fesat yuvasına dönüşmüş, Patrikhane’nin başındaki&nbsp;Patrik’in de bitini kanlandırmış olmalı ki Haçlılar tarafından tahsis edilen özel uçağa atlayıp Atlantik ötesine gitti ve&nbsp;Haçlıların Büyük Şefi’ne TC’yi şikayet&nbsp;etti…</p>



<p>O da şikâyeti bizimkine iletti…</p>



<p>Bizimkiler şimdi&nbsp;gereğini yapmaya hazırlanıyor!&#8230;</p>



<p>Dahası,&nbsp;9. Haçlı Seferini başlatır gibi yurdumuza gelen&nbsp;Papa, Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesinde ilahilerle karşılandıktan sonra yanına Patrik’i de alarak kilise dışında toplu ayinler düzenledi…</p>



<p>***</p>



<p>BÜYÜK TÜRK MİLLETİ!</p>



<p>VATANIN DA DEVLETİN DE SAHİBİ SENSİN!..</p>



<p>ŞİMDİ AYAĞA KALKMA ZAMANI!..</p>



<p>Ebedi Başkomutanımız, 106 yıl önce Amasya’dan sana bir görev vermişti:</p>



<p><em>“Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir. Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”</em></p>



<p>İŞ GENE BAŞA DÜŞTÜ&#8230;</p>



<p>O zaman atalarımız görevi başarıyla tamamladılar…</p>



<p>O zaman olduğu gibi, bu görevi gene sen yapacaksın…</p>



<p>Bu nedenle son talimatlarını almak ve gücümüzü tazelemek üzere,&nbsp;27 ARALIK’ta Ebedi Başkomutanımızın karargahında, ANITKABİR’de toplanıyoruz…</p>



<p>27 Aralık, Büyük Kurtarıcı’nın Ankara’ya geldiği “KIZILCA GÜN”dür&#8230;.</p>



<p>İşte şimdi gene bir Kızılca Gün’deyiz.</p>



<p>O gün, kendisini Dikmen sırtlarında karşılayan&nbsp;seymenlere, “<em>niye buralara kadar zahmet ettiniz, efeler</em>” dediğinde, seymenler, hep bir ağızdan “<em>seni görmeye geldik paşam, vatan uğruna ölmeye geldik paşam</em>” demiş ve vatan uğruna ölmeye “AND OLSUN” diyerek söz vermişlerdi…</p>



<p>Biz de “and olsun” diyecek ve görevimizi yapmak üzere Anıtkabir’den ayrılacağız…</p>



<p>Görsünler bakalım,&nbsp;“El Mi Yaman Bey Mi Yaman?..”</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 15.12.2025</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ATATÜRK, ÖĞRETMENLER VE KADINLAR…</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/ataturk-ogretmenler-ve-kadinlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Nov 2025 07:21:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7647</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olup da Atatürk’e minnet, şükran ve saygı duymayanlar, Haçlı emperyalistler tarafından satın alınmış hainler ile zekaları ve eğitimleri bu hainlerin yalanlarını algılayabilecek düzeyde olmayanlardır!.. Bunu kabul ediyorum, ama zeka ve eğitim düzeyleri düşük de olsa, kadın ve öğretmenlerin Atatürk karşıtı olmalarını aklım almıyor!.. Çünkü Atatürk bu kesimdekilere o kadar haklar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p>Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olup da Atatürk’e minnet, şükran ve saygı duymayanlar, Haçlı emperyalistler tarafından satın alınmış hainler ile zekaları ve eğitimleri bu hainlerin yalanlarını algılayabilecek düzeyde olmayanlardır!..</p>



<p>Bunu kabul ediyorum, ama zeka ve eğitim düzeyleri düşük de olsa, kadın ve öğretmenlerin Atatürk karşıtı olmalarını aklım almıyor!..</p>



<p>Çünkü Atatürk bu kesimdekilere o kadar haklar vermiş ve onları o kadar yüceltmiştir ki eğitim düzeyi ne kadar düşük olursa olsun, bir insanın zeka düzeyi bunları algılayamayacak/ anlayamayacak kadar düşük olamaz!..</p>



<p>Bu konuda bazı örnekler vermek istiyorum..</p>



<p>***</p>



<p>Özellikle kadınların Atatürk karşıtı olmalarını anlamak olası değil.</p>



<p>Çünkü, O’ndan önce:</p>



<p>hayvanların bile sayılımı yapılırken, nüfus sayımında kadınlar sayılmıyordu; Atatürk kadını erkekle eşit yurttaş yaptı ve konuşmalarında her zaman kadını yüceltti…</p>



<p>Kadınlar mahkemelerde tanık olamıyorlardı; şimdi yargıç, savcı, avukat olabiliyorlar…</p>



<p>Kadınlara, o zaman birçok Avrupa ülkesinde bile olmayan, “seçme ve seçilme” hakkını verdi…</p>



<p>Bir erkek 4 kadınla evlenebiliyor, sayısız cariye alabiliyor ve “boş ol” deyince istediği eşini boşayıp sokağa atabiliyordu; şimdi çok eşlilik yok ve boşanma konusunda kadın- erkek eşit. Yani kadın da boşanmak isteyebiliyor…</p>



<p>Diğerleri bir yana, üzerine kuma alınması bir kadın için ne kadar büyük aşağılama!..</p>



<p>Bir insan bunu nasıl algılayamaz!..</p>



<p>Demek ki insanlık onurundan o kadar yoksunlar ki günümüzde bazı kadınlar, hem de yüksek öğrenim görmüş olanlar, Cumhuriyet için “100 yıllık reklam arası” gibi laflar edebiliyorlar!..</p>



<p>Kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin artmasının nedenlerinin arasında, Atatürk’ün yolundan ayrılmış olmamızın da etkisi yok mudur?..</p>



<p>***</p>



<p>Öğretmenlere gelince:</p>



<p>Atatürk:</p>



<p>“subay olmasaydım, öğretmen olmak isterdim” demiştir…</p>



<p>Her gittiği yerde, öğretmenlerle özel olarak sohbet tarzında toplantılar yapmış, onların çayını içmiş ve sorunlarını dinlemiştir…</p>



<p>Şimdi öğretmenler, Milli Eğitim Bakanlığının önüne yaklaştırılmıyor!..</p>



<p>Atatürk zamanında, bir İle bir öğretmen atandığında, Milli Eğitim Bakanı İlin valisine bir telgraf çekerek, öğretmeni garda karşılamasını istiyordu…</p>



<p>Şimdi öğretmenler sorunlarını anlatmak için bile valilerle görüşemiyorlar…</p>



<p>Her yıl bütçe görüşmelerinde, Atatürk milletvekili aylıklarının öğretmen aylığından fazla olmamasına dikkat edilmesini isterdi!..</p>



<p>Günümüzde öğretmen aylığı milletvekili aylığının kaçta kaçı?</p>



<p>Bir de sözleşmeli öğretmenler var!..</p>



<p>Aylıkları asgari ücreti de altında&#8230;</p>



<p>Tatillerde onu da alamıyorlar…</p>



<p>Öğretmenlik mesleğinin “ö”sünden habersiz aptallar da öğretmenlerin, haftalık ders saatlerini ve yaz tatillerini hesap edip, “günde kaç saat çalıyorlar ki?” diyerek öğretmenlik mesleğini katiplikle karşılaştırıyor!..</p>



<p>***</p>



<p>Atatürk, bireysel tercihi olduğu için değil, sağlıklı bir toplum ve “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkacak” bir ulus yaratmak ülküsünü gerçekleştirmek için, kadınlara ve öğretmenlere değer vermiş, onları saygın bir konuma getirmeye çalışmıştır…</p>



<p>Çünkü kadınlar ve öğretmenler, toplumların geleceğini oluşturan çocukların ve gençlerin eğitiminden birinci derecede sorumludurlar…</p>



<p>Bunu, “öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar istiyor” sözleriyle ifade etmiştir…</p>



<p>Atatürk’ten sonra kadınlara ve öğretmenlere değer verilmediği için çocukların, gençlerin ve de toplumun durumu ortada!&#8230;</p>



<p>***</p>



<p>Tüm bu koşullara karşın, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar” yetiştirmeye çalışan Atatürk’ün öğretmenlerini saygıyla selamlar, 24 Kasım öğretmenler gününü kutlarım…</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 24.11.2025</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>LİMAN VON SANDERS VE DERSİM</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/liman-von-sanders-ve-dersim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Nov 2025 08:53:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Hain Seyit Rıza]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7603</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik Dün Dersim İsyanının elebaşları Seyit Rıza ve uşaklarının idam edilişinin yıldönümüydü. Bu nedenle vatan haini tüm odaklar anma toplantıları yaparak, Cumhuriyete ve Atatürk’e kinlerini kustular. Dersim eskiden nasılmış? Onu bir yabancıdan öğrenelim ve Cumhuriyet’ten sonra nasıl olmuş, ona da bakalım… *** Alman Askeri Kurul Başkanı olarak 1914’de Osmanlı’ya gelmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda, önce [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p>Dün Dersim İsyanının elebaşları Seyit Rıza ve uşaklarının idam edilişinin yıldönümüydü. Bu nedenle vatan haini tüm odaklar anma toplantıları yaparak, Cumhuriyete ve Atatürk’e kinlerini kustular.</p>



<p>Dersim eskiden nasılmış?</p>



<p>Onu bir yabancıdan öğrenelim ve Cumhuriyet’ten sonra nasıl olmuş, ona da bakalım…</p>



<p>***</p>



<p>Alman Askeri Kurul Başkanı olarak 1914’de Osmanlı’ya gelmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda, önce Çanakkale’de 5. Ordu, ardından Sina ve Filistin cephesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı yapmış olan Mareşal Liman von Sanders’in&nbsp; Osmanlı’da kaldığı 5 yılın anılarını içeren “Türkiye’de beş yıl” adında bir kitabı var.&nbsp; Bu kitabı</p>



<p>&nbsp;Savaşın sonunda İngilizler tarafından tutuklanıp sürüldüğü Malta’da ,1919’da yazmış (T.İş Bankası Yayınları, 2012)</p>



<p>Kitabın, Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nin anlatıldığı bölümünde, ‘Sarıkamış faciasından sonra saldırıya geçen Rusların, Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis ve Van’ı ele geçirmesi üzerine’,&nbsp; Enver Paşa’nın, “2. ve 3. Orduların birlikte yapacakları bir karşı saldırı ile kaybedilen toprakların kurtarılmasını emrettiği,” bildiriliyor….</p>



<p>Osmanlı’daki adıyla Liman Paşa, yapılacak bu hareketle ilgili, bir rapor yazıyor ve Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm II’ye gönderiyor.</p>



<p>Raporun giriş kısmında, birlikte görev yapacak 2. ve 3. Ordularının konumlarını anlatırken, yazılan not dikkat çekici:</p>



<p>“Geri çekilmiş olan 3. Ordu’nun Tirebolu- Kemah hattında, 2. Ordu’nun Temur Bey- Kiğı- Oğnut- Muş’un güneyi- Bitlis hattında bulunduğunu” yazdıktan sonra, “ancak” diyor, “2. ve 3. Ordular arasında, şimdiye kadar Osmanlıların olduğu kadar, Rusların da giremediği vahşi Kürtlerle yerleşik olan Dersim bulunuyor” (s.187).</p>



<p>Budapeşte’den Yemen’e, Kafkaslar’dan Fas’a kadar her tarafı fethedip bir “Dünya İmparatorluğu” kuran Osmanlı, buraya neden giremedi?</p>



<p>Çünkü, sarp kayalar ve derin vadilerle dolu bir coğrafi yapıya sahip olduğu için, yabancıların girmesinin çok zor olduğu bu bölgede, adının başına “Seyit” ekleyip “Peygamber Torunu” olduğunu öne sürerek, din istismarı yoluyla halkı sömüren bir aile, feodal bir derebeylik düzeni kurmuştu. Kendisine sığınan eşkıya ve katil gibi kanun kaçaklarından oluşturduğu çetelerle bir yandan halkı soyarken, bir yandan da istemediği kişilerin bölgeye girmesine izin vermiyordu. Devletin vergi memurları ya da mültezimler ve asker almaya gelen jandarma da giremediği için, halk da bu durumdan memnundu. Hem vergi vermiyor hem de çocukları askere gidip ölmüyordu. Sömürgene verdiklerini ise, dini lider olduğu için sevap sayıyorlardı&#8230;</p>



<p>1915’de zorunlu göç (tehcir) uygulamasından kaçan çok sayıda Ermeni’nin de Dersim’e sığındığı, bunların daha sonra kendilerini gizleyerek Alevi- Kürt olduklarını öne sürdükleri biliniyor!..</p>



<p>***</p>



<p>İstese, elbette Osmanlı buraya girerdi. Ancak o toprakları ele geçirmeye değer görmedi. Oysa Cumhuriyet için toprak değil, insan önemliydi. Öncelik, Türkiye’nin diğer yerlerindekiler gibi, oradaki insanların da din sömürücüsü, sahtekar derebeyin elinden kurtarılması; eğitim, sağlık, ulaşım gibi uygarlık alt yapısının oluşturulması, özgür birey olmalarının sağlanması idi.</p>



<p>Bu nedenle diğer iller gibi Tunceli’ye de yol, köprü, sağlık ocakları ve en önemlisi okullar yapılmaya başlandı. Ancak devlet yapıyor, günümüzde PKK’nın yaptığı gibi, ertesi gün, İngiliz ve Fransız ajanlarınca yönlendirilen derebeyinin adamları dinamitleyerek yıkıyor, çalışan işçileri ve olayları engellemeye çalışan jandarmaları öldürüyorlardı. Devlet, birkaç kez nasihat heyetleri göndererek halk düşmanlarını yola getirmeye çalışsa da olmadı. Sonunda eşkıyanın anlayacağı dille konuşmaya karar verildi.</p>



<p>Devlet gücünü gösterdi, derebeylik yıkıldı, eşkıya başı ve adamları hak ettikleri cezayı aldılar. Bu arada eşkıyanın kullandığı gariban insanlar da ne yazık ki zarar gördü.</p>



<p>Bundan sonra Tunceli huzura, bayındırlığa ve en önemlisi, okula kavuştu. Çalışkan ve zeki Tunceli halkı, Cumhuriyet’in kendisine sağladığı olanakları değerlendirerek, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), ‘İllerde Yaşam Endeksi’ araştırmasında görüldüğü üzere, ilini eğitimde Türkiye şampiyonu yaptı.</p>



<p>***</p>



<p>Ayrıca Aleviler, Cumhuriyetle birlikte, Osmanlı&#8217;ya egemen Selefi-Sünni inancın baskısından kurtulmuş ve özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Bu nedenle Cumhuriyet&#8217;e bağlıdırlar. Cemevlerinde Hz. Ali&#8217;nin fotoğrafının yanına, fotoğrafını asacak kadar Atatürk&#8217;ü severler. Aşık Veysel’den Mahsuni Şerif’e kadar tüm Alevi halk ozanlarının Atatürk’e övgü dolu türküleri vardır.</p>



<p>Fakat ülkemizi bölüp TC&#8217;yi yıkmak isteyen emperyalistler, yeni yeni&nbsp; bölücü odaklar oluşturmaya çalışırlar.</p>



<p>Önce &#8220;Sağ-Sol&#8221; diye böldüler ve 80 öncesinde 5 bin kadar insanımızı öldürdüler.</p>



<p>70&#8217;lerin sonlarına doğru yeni bir bölücü odak oluşturmaya karar verdiler. Maraş&#8217;ta, Malatya&#8217;da, Çorum&#8217;da, Sivas&#8217;ta Alevi-Sünni çatışmaları başlattılar. Örneğin, Sivas katliamının akşamı Alman İstihbarat Örgütü DNB, katliamın elebaşı 8 kişiyi Almanya&#8217;ya kaçırdı. Daha sonra, İnterpolden yakalama emri çıkartılmasına rağmen bu kişileri Almanya iade etmedi. Bunların hala Almanya’da yaşadıkları biliniyor…</p>



<p>Tüm bunlara karşın, Aleviler hükümetlere/ yöneticilere tepki göstermekle birlikte Devlete ve Atatürk&#8217;e bağlılıklarını sürdürdüler.</p>



<p>***</p>



<p>Ama emperyalistlerde oyun çoktur.</p>



<p>Bunun üzerine 1937-38 Tunceli isyanlarında yaşanmış acıları kullanmaya karar verdiler. Tunceli&#8217;de Alevilerin katledildiği yalanını yaymaya başladılar. İsyanın elebaşı Seyit Rıza denen halk düşmanını kahramanlaştırmaya, Atatürk&#8217;ü katliamcı olarak göstermeye başladılar. Özellikle Almanya&#8217;da Türkler arasında oldukça yaygın çalışmalar yapılmakta ve oradaki Aleviler, PKK ve diğer bölücü örgütlerle birlikte TC aleyhine kullanılmaya çalışılmaktadır. Söz konusu etkinliklerin sponsorlarını araştırdığınızda arkasında ya AB fonları ya da Alman vakıfları çıkıyor.</p>



<p>Cem Evlerinde Atatürk Fotoğrafının indirilip Seyit Rıza hainin fotoğrafının konulmasının iyi niyetle açıklanacak hiç bir nedeni olamaz. Bunlara en güzel yanıtı rahmetle andığımız Sevgili Kamer Genç veriyor, her yerde, her zaman, “ben Cumhuriyet’in sayesinde okudum ve buralara kadar geldim” diyordu…</p>



<p>Ne yazık ki Kamer Genc gibi Tuncelili olan ve onun gibi Cumhuriyet sayesinde okuyup devletin en üst makamlarına kadar çıkan Kemal Kılıçdaroğlu, TC&#8217;nin yanında değil, diğer tarafta yer alıyor…</p>



<p>***</p>



<p>Kılıçdaroğlu’nun Seyit Rıza’nın akrabası olduğu öne sürülmektedir. Zaten kendisi, ailesinin “Seyit”, yani “Peygamber soyundan geldiğini” öne sürmektedir.</p>



<p>Pandemi sürecinde konferans, seminer vb. etkinlikler genellikle zoom toplantı şeklinde yapıldı. Katılımcıların evlerindeki bir masada oturarak konuştuğu bu toplantılarda, Cumhuriyetçilerin genellikle arkalarına, kameranın göreceği şekilde, küçük bir Atatürk fotoğrafı koydukları görüldü.</p>



<p>Kılıçdaroğlu 2023 seçimleri öncesinde, uzun süre mutfağında ya da kütüphanesinde kısa video konuşmaları yapıp sosyal medyada paylaşmaya başlamıştı. Mutfağında konuşurken arkasında babasının fotoğrafı görülüyordu. Kütüphanesinde konuşurken ise tam arkasındaki bir kitap dikkati çekiyordu: “DERSİM’İN yazılmayan hazin HİKAYESİ”</p>



<p>Bu görüntüye de rastlantı deyip geçebilirdik. Ancak onun içindeki en önemli belgeyi hazırlayan bizzat Kılıçdaroğlu’dur. Bu nedenle hiçbir şey rastlantı değildir!..</p>



<p>Kılıçdaroğlu, devlette yükselip genel müdürlüğe kadar çıktıktan sonra Dersim olaylarını aydınlatmaya karar veriyor. Bu amaçla zamanın Başbakanı Celal Bayar’la görüşmeye çalışıyor. Ama bunu başaramıyor. Bunun üzerine, o zaman İçişleri Bakanlığında göreve yeni başlamış bir müdür olan ve infazları bakanlık adına izlemek üzere bölgeye gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil ile görüşüyor.</p>



<p>İşte bu kitapta o görüşmeye atfedilen iddialar var: Kılıçdaroğlu, Çağlayangil’in kendisine “askerin halkı bir mağaraya doldurup içeriye zehirli gaz attığını” söylediğini iddia ediyor.&nbsp;</p>



<p>Oysa, Çağlayangil ile yaptığı konuşmanın bant kaydında, bu iddiayı Çağlayangil’e Kılıçdaroğlu’nun sorduğu; Çağlayangil’in ise “bu iddianın bir tevatür (söylenti) olduğunu” söylediği görülüyor…</p>



<p>Ancak Kılıçdaroğlu’nun bu iddiası Tunceli’de bir yerel gazete yayınlandığının ertesi günü Alman ARD Televizyonu, bu konuda bir program yaparak Atatürk’ü soykırım yapmakla suçladı….</p>



<p>***</p>



<p>Kılıçdaroğlu gibi, ben de doğuluyum. Kılıçdaroğlu’nun memleketine komşu olan benim memleketim de BOP haritasında ve buna göre yapılmış Barzani’nin Rudav adlı televizyonunda gösterilen haritada Kürdistan sınırları içinde görülüyor.</p>



<p>Kılıçdaroğlu gibi ben de Cumhuriyetimizin sağladığı olanaklarla okudum. Ben akademisyenliği seçtim. O bürokrasiyi seçmiş. İkimiz de mesleğimizde zirveye çıkmışız. Sonra ben emekli olup sade bir vatandaş olarak yaşamayı seçtim. O politikayı seçmiş ve orada da zirveye çıkmış!</p>



<p>Oysa Türkiye Cumhuriyeti kurulmasaydı ben Padişahın kulu, Kılıçdaroğlu da Seyit Rıza’nın kulu olurdu. İkimiz de Atatürk sayesinde özgür birey/ yurttaş olduk.</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 16.11.2025</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ROMANTİK BÖLÜCÜ</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/romantik-bolucu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Nov 2025 14:58:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7573</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik Bir kesim tarafından Terörist Başı’na seçenek olarak sunulan Selahattin&#160;Demirtaş,&#160;romantik&#160;bir&#160;öneri&#160;ortaya atınca gündem oldu… Öncelikle, Terörist Başı’na karşı imiş gibi göstererek sevimli kılmak isteyenlerin savlarının tersine, Selahattin Demirtaş, tüm bölücüler gibi, Bahçeli’nin deyimiyle “Kurucu Lider”ine mutlak bağlıdır. Bunu geçmişte, “zamanı gelecek heykelini dikeceğiz” diyerek ifade ettiği gibi, “Yeni Çözüm(!) Süreci” başladığında, sosyal medyada paylaştığı bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p>Bir kesim tarafından Terörist Başı’na seçenek olarak sunulan Selahattin&nbsp;<strong>Demirtaş</strong>,&nbsp;<strong>romantik</strong>&nbsp;bir&nbsp;<strong>öneri</strong>&nbsp;ortaya atınca gündem oldu…</p>



<p>Öncelikle, Terörist Başı’na karşı imiş gibi göstererek sevimli kılmak isteyenlerin savlarının tersine, Selahattin Demirtaş, tüm bölücüler gibi, Bahçeli’nin deyimiyle “<strong>Kurucu Lider</strong>”ine mutlak bağlıdır. Bunu geçmişte, “<em>zamanı gelecek heykelini dikeceğiz</em>” diyerek ifade ettiği gibi, “<strong>Yeni Çözüm(!) Süreci</strong>” başladığında, sosyal medyada paylaştığı bir iletisinde “<em>Sayın Bahçeli, Sayın Öcalan ve Sayın Erdoğan’a Allah’tan sağlıklı ve uzun ömür diliyorum”</em>&nbsp;diyerek de ifade etmişti…</p>



<p>Ses getiren, söz konusu yeni yazısında, “<em>Kürt ile Türk kardeştir. Fakat son yüz yılın hataları nedeniyle araya kan girdi, silah girdi, ayrımcılık girdi</em>” diyerek o da&nbsp;<strong>suçu Cumhuriyet’e/ Atatürk’e</strong>&nbsp;yüklüyor!.. Buna, Kurucu Parti CHP ses çıkarmadığı gibi,&nbsp;<strong>CHP</strong>’yi destekleyen muhalif medya da bundan hiç söz etmeyerek, günlerdir romantik önerisini öne çıkarıyor:</p>



<p><em>“Bir otobüs dolusu genç Edirne&#8217;den/ İzmir’den, bir otobüs dolusu genç Kars’tan/Diyarbakır&#8217;dan gelip Anıtkabir&#8217;da buluşup kucaklaşsın…”</em></p>



<p>Türk ve Kürt kökenli gençlerin, buluşmak için otobüslere binip bu kadar yol gitmelerine gerek var mı?</p>



<p>Türkiye’nin doğusu Kürt, Batısı Türk olarak bölündü mü?</p>



<p>İzmir’de, Edirne’de, Kars’ta veya Diyarbakır’da hem Türk hem de Kürt gençleri var. Bunlar birbirleriyle bulundukları yerde kucaklaşabilirler ve zaten kucaklaşıyorlardır…</p>



<p>Daha geçenlerde Ekrem&nbsp;<strong>İmamoğlu</strong>, “<em>dünyanın en çok Kürt nüfusuna sahip bir kentin belediye başkanıyım. Kürtçe öğreneceğim”</em>&nbsp;diyerek PKK’lılara göz kırpmadı mı?</p>



<p>Aynı durum&nbsp;<strong>İzmir&nbsp;</strong>ve başka iller için de söz konusu değil mi?</p>



<p>Meclis’teki&nbsp;<strong>PKK’lı vekiller</strong>in çoğunun İstanbul, İzmir gibi illerde lüks daireleri,&nbsp;<strong>Ege&nbsp;</strong>kıyılarında<strong>&nbsp;süper lüks villalar</strong>ı yok mu?</p>



<p>***</p>



<p>Ben 81 yaşında,&nbsp;<strong>Malatyalı</strong>&nbsp;bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım. Biz&nbsp;<strong>Türk, Kürt, Alevi, Sünni</strong>&nbsp;bir arada büyüdük. Aynı okullarda okuduk. Aynı sokaklarda oynadık. Ayrımcılık nedir bilmezdik. Kız alıp, verdik.&nbsp;<strong>Akraba</strong>&nbsp;olduk. Örneğin,&nbsp;<strong>kirvem Kürt</strong>&nbsp;idi. Kirvelik Doğu’da önemli bir kurumdur. Amca, dayı, teyze, hala kızı ile evlenebilirsin; ama kirvenin kızı ile evlenemezsin. Çünkü kirve çocukları kardeş gibi görülür…</p>



<p>İlkokul 4 ve 5’i&nbsp;<strong>Kütahya</strong>’da okudum. Halkın büyük bölümü Doğuluların Kürt, Karadenizlilerin Laz olduğunu sanır. Okulda çocuklar bana “<em>Kürt</em>” dediler. “<em>Kürt olmadığımı</em>” söylesem de inanmadılar. İnkâr ediyor, durumuna düştüğümü görünce, “<em>Kürt’üm ulan, ne olmuş?”</em>&nbsp;dedim. Çünkü Kürt olmak bizim için gocunacak bir şey değildi. Bu durum Batı’da da aynıydı. Bu nedenle “Kürt’üm” deyince ne dışlandım ne de aşağılandım. Tersine, sınıfın çalışkanı ve öğretmenimizin de gözdesi olunca aranan bir arkadaş oldum…</p>



<p>Ortaokulda Batı’dan Doğu’ya geldim.&nbsp;<strong>Diyarbakır</strong>&nbsp;Ziya Gökalp Lisesi&nbsp;<strong>Orta 1-A sınıfında</strong>,&nbsp;<strong>Kürt&nbsp;</strong>Abdurrahman ve&nbsp;<strong>Süryani</strong>&nbsp;Hanna&nbsp;<strong>ile</strong>&nbsp;<strong>aynı sırada</strong>&nbsp;oturdum. Sonra ben Diyarbakır’dan ayrıldım. Başka kentlerde öğrenimimi tamamladım.</p>



<p>***</p>



<p><strong>1961 Anayasası</strong>nın sağladığı özgürlükler sayesinde,&nbsp;<strong>Atatürk</strong>’ün unutturulmuş olan “<strong>antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı”</strong>&nbsp;ilkeleri keşfedildi.&nbsp;<strong>Sol akımlar</strong>&nbsp;seslerini çıkarmaya,&nbsp;<strong>emperyalizm karşıtlığı</strong>&nbsp;artmaya başladı. Özellikle “<strong>Johnson Mektubu*”</strong>&nbsp;sonrası&nbsp;<strong>Amerikan karşıtlığı</strong>&nbsp;yaygınlaştı.</p>



<p>Bunun üzerine emperyalistler, ünlü “<strong>böl, vuruştur ve yönet</strong>” politikasını yürürlüğe koydular. Böylece “<strong>sağ-sol</strong>”, “<strong>ülkücü-devrimci</strong>”, “<strong>Kürt-Türk</strong>”, “<strong>Alevi-Sünni</strong>”, hatta “<strong>solda fraksiyonlar arası</strong>” çatışmalar başladı…</p>



<p><strong>Emperyalistler</strong>&nbsp;dünyanın en&nbsp;<strong>akıllı uzmanlar</strong>ını/&nbsp;<strong>bilimciler</strong>ini&nbsp;<strong>devşirir&nbsp;</strong>ve bunları kullanarak her şeyi&nbsp;<strong>bilimsel veriler</strong>e göre yaparlar. Türkiye’yi de iyi incelemişler ve&nbsp;<strong>nerede, nasıl, kimleri vuruşturacaklar</strong>ını iyi bellemişlerdi.</p>



<p>Örneğin, benim memleketim&nbsp;<strong>Malatya’da “Alevi-Sünni</strong>”, komşumuz&nbsp;<strong>Elazığ’da “sağ-sol”</strong>&nbsp;çatışması yaratmışlardı.</p>



<p><strong>Malatya</strong>’da&nbsp;<strong>Kürt</strong>&nbsp;kökenli yurttaşlarımızı,&nbsp;<strong>sağ</strong>a/&nbsp;<strong>ülkücü</strong>lere yönlendirmişlerdi. İçlerinde en ünlüsü “<strong>Hamido”</strong>&nbsp;lakaplı&nbsp;<strong>Hamit Fendoğlu</strong>&nbsp;idi. 1965’de Demirel’in Adalet Partisi’nden&nbsp;<strong>milletvekili</strong>&nbsp;olmuştu ve Meclis’te&nbsp;<strong>TİP</strong>&nbsp;milletvekillerine en çok saldıran kişiydi. Daha sonra&nbsp;<strong>Malatya Belediye Başkanı</strong>&nbsp;oldu.&nbsp;<strong>Kahramanmaraş</strong>’ta&nbsp;<strong>Alevi&nbsp;</strong>yurttaşlarımıza&nbsp;<strong>saldırıları</strong>n yaşandığı&nbsp;<strong>1978</strong>’de,&nbsp;<strong>bombalı paketl</strong>e öldürülerek olayların Malatya’ya da sıçraması sağlandı!..</p>



<p><strong>1980</strong>’de hem ziyaret hem seyahat diyerek&nbsp;<strong>Almany</strong>a’ya, akrabalarımızın yanına gitmiştik…</p>



<p>Diğer&nbsp;<strong>Haçlı emperyalistler</strong>&nbsp;gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkmaya çalışan&nbsp;<strong>Almanya</strong>,&nbsp;<strong>TC karşıtları</strong>nı(!)&nbsp;<strong>sığınmacı</strong>&nbsp;olarak kabul ediyordu.&nbsp;<strong>Hazır</strong>&nbsp;(matbu)&nbsp;<strong>dilekçe</strong>ler vardı. Kendi tanımına göre&nbsp;<strong>Kürt, Alevi, sosyalist</strong>,&nbsp;<strong>dinci</strong>&nbsp;vs. olduğunu söyleyenler, kendilerine uyan dilekçeyi imzalıyor, ücret almayan bir avukata da vekalet veriyor ve ülkeye giriyordu. Vatandaş dilekçede ne yazdığını, neyi imzaladığını bilmiyordu. Çünkü dilekçe Almanca idi. İşi&nbsp;<strong>insan kaçakçıları</strong>&nbsp;organize ediyordu. Neler yazdığını elbet siz tahmin ediyorsunuz: “etnik kökenim, inancım ya da düşüncelerim gibi nedenle Türkiye’de baskı altındayım; tutuklandım, işkence gördüm, yaşamım tehlikede vs…</p>



<p>Akrabamızın, başta hemşerilerimiz olmak üzere, dostları bize “<em>hoş geldin</em>” demeye geliyorlardı. Bir gün&nbsp;<strong>20’li yaşlarda bir genç</strong>&nbsp;geldi. Hemşerimiz imiş.&nbsp; Kendisini “<strong>Atatürk</strong>” olarak takdim ettiler. Atatürk’ü çok seviyormuş. Hep Atatürk’ten söz ettiği için arkadaşları kendisine Atatürk adını takmışlar. Onun da bundan çok mutlu olduğu görülüyordu. Konuşurken&nbsp;<strong>sığınmacı</strong>&nbsp;olduğunu ve&nbsp;<strong>Kürt kökenli</strong>&nbsp;olduğunu öğrendim. Türkiye’den şikâyeti olmadığı gibi, tersine özlemini dile getiriyor ve benden özlemleri hakkında bilgi almak istiyordu!&#8230;</p>



<p>***</p>



<p><strong>1989</strong>’da profesör olarak çalıştığım&nbsp;<strong>Gülhane’den</strong>&nbsp;ayrılarak&nbsp;<strong>0ndokuz Mayıs Üniversitesi’ne</strong>&nbsp;geçtiğimde,&nbsp;<strong>30 yıl önce Diyarbakır’da aynı sırada oturduğum</strong>&nbsp;sınıf arkadaşım&nbsp;<strong>Kürt</strong>&nbsp;kökenli&nbsp;<strong>Abdurrahman ile Samsun’da</strong>&nbsp;karşılaştım ve&nbsp;<strong>kucaklaştım.</strong>&nbsp;O da İstanbul Hukuk’u bitirmiş.&nbsp;<strong>Yedek suba</strong>ylığını yaptığı&nbsp;<strong>Samsun</strong>’<strong>da</strong>&nbsp;<strong>evlenmiş</strong>&nbsp;ve buraya yerleşip serbest&nbsp;<strong>avukat</strong>lık yapmaya başlamış…</p>



<p>Yazları Samsun’un neminden rahatsız olunca, birkaç yıl önce&nbsp;<strong>Fethiye</strong>’de, bin rakımlı bir orman köyüne taşındım. Burada&nbsp;<strong>kiminle karşılaşıp kucaklaştım</strong>, biliyor musunuz? Yüklenicilik yapan&nbsp;<strong>Kirvemin oğluyla</strong>! Bu çevrelerde yazlık villalar yapıp satıyormuş…</p>



<p>***</p>



<p>Yani dostlar,&nbsp;<strong>romantizme gerek yok!</strong>&nbsp;Kürt’ü ve Türk’ü buluşturup kucaklaştırmak için otobüslerle taşımak vb. söylemlere kanmayın.&nbsp;<strong>Biz her zaman birbirimizle kucaklaşırız</strong>. Yeter ki Atatürk zamanındaki gibi&nbsp;<strong>emperyalistler</strong>i,&nbsp;<strong>ajanlar</strong>ı ve&nbsp;<strong>uşaklar</strong>ı ile birlikte yurdumuzdan atalım. En azından yurdumuzda serbestçe at oynatmalarını engelleyelim!..</p>



<p>Emperyalistler tarafından&nbsp;<strong>dizayn edilmiş</strong>&nbsp;iktidar ya da muhalefete mensup&nbsp;<strong>politikacılar</strong>, “<strong>40 yıldır akan kanı durdurmak</strong>tan” söz ederek&nbsp;<strong>emperyalistlerin planı</strong>nı halka kabul ettirmeye çalışırken, aslında kendi acizliklerini ifade ediyorlar. Aynı emperyalistler tarafından kışkırtılan, buna benzer&nbsp;<strong>10’a yakın kalkışma</strong>&nbsp;<strong>Atatürk zamanında</strong>&nbsp;da oldu. Koşulların ve olanakların günümüzdekilere göre çok elverişsiz olmasına karşın, hepsi birkaç ay içinde tepelenip&nbsp;<strong>bitirildi.</strong>&nbsp;Çünkü o zaman başımızda dizayn edilmiş politikacılar değil, bir DEVLET ADAMI vardı!..</p>



<p>*<strong>&nbsp;Johnson Mektubu:&nbsp;</strong>24 Aralık (Noel) 1963’te,&nbsp;<strong>Kıbrıs</strong>’ta Rumlar Türklere saldırarak&nbsp;<strong>soykırım</strong>&nbsp;başlattılar.</p>



<p>Bunun üzerine Türk Hükümeti, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile ilgili Zürih ve Londra Antlaşmalarına göre&nbsp;<strong>garantör</strong>&nbsp;olarak olaylara müdahale etmek isteyince,&nbsp;<strong>ABD Başkanı Johnson, Başbakan&nbsp;</strong>İsmet&nbsp;<strong>İnönü’ye&nbsp;</strong>bir<strong>&nbsp;mektup&nbsp;</strong>yazdı. Mektupta, müdahaleye karşı olduklarını bildirerek, “<em>bizim verdiğimiz silahları iznimiz olmadan kullanamazsınız</em>” deniyordu. İsmet&nbsp;<strong>İnönü</strong>&nbsp;buna, “<em>o zaman dünyada yeni bir düzen kurulur. Türkiye’de orada yerini alır”&nbsp;</em>yanıtını verince, hemen iktidardan düşürüldü.&nbsp;<strong>Rockefeller Bursu</strong>&nbsp;ile gittiği Amerika’da Johnson ile çektirdiği fotoğrafı göstererek AP’nin başına geçmiş olan&nbsp;<strong>Süleyman Demirel Başbakan</strong>&nbsp;oldu!..</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 04.11.2025</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CUMHURİYETİN 102.YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK CUMHURİYET KELİMESİNİ İLK KEZ NE ZAMAN KULLANDI?</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/cumhuriyetin-102-yildonumunde-ataturk-cumhuriyet-kelimesini-ilk-kez-ne-zaman-kullandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2025 11:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7567</guid>

					<description><![CDATA[Nazmi Kal Mustafa Kemal Atatürk’ün harp okulu yıllarından beri kafasında Cumhuriyet kurma fikri vardı. Bu kesin. Bazı yazarlar bu düşüncesini Samsun’a çıkışından itibaren açıkladığını, Amasya’dan padişaha baş kaldırdığını yazarlar. Bu ifadeler doğru değildir. Atatürk gerçek düşüncelerini bir sır gibi saklamıştır. Ne zamana kadar? Erzurum Kongresi sırasında&#160; Mazhar Müfit Kansu “Başarıdan sonra ne olacak?” sorusunu sorarken [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Nazmi Kal</strong></p>



<p><strong>Mustafa Kemal Atatürk’ün harp okulu yıllarından beri kafasında Cumhuriyet kurma fikri vardı. Bu kesin. Bazı yazarlar bu düşüncesini Samsun’a çıkışından itibaren açıkladığını, Amasya’dan padişaha baş kaldırdığını yazarlar. Bu ifadeler doğru değildir. Atatürk gerçek düşüncelerini bir sır gibi saklamıştır. Ne zamana kadar?</strong></p>



<p>Erzurum Kongresi sırasında&nbsp; Mazhar Müfit Kansu “Başarıdan sonra ne olacak?” sorusunu sorarken Atatürk’ten ‘Cumhuriyet olacak’ cevabını bekliyor. Atatürk bunu seziyor ve şöyle diyor; “Bu mesele hakkında bir şey söylemek istemem, hatta söz konusu etmemek doğrudur. Şimdi sadece düşman baskısı altında bulunan padişahı ve düşman kuvvetlerinin işgal ve istila ettikleri vatanımızı kurtarmak için çalıştığımızı söylemekte fayda vardır. Bugünün ve içinde bulunduğumuz koşulların gereği budur” diyor. (*)</p>



<p>Atatürk’ün Cumhuriyet kelimesini ne zaman kullandığına tanık olan gazeteci Mecdi Sadrettin Sayman, Cumhuriyetin 50. yılında hazırladığım “Cumhuriyetin İlanını Yaşayanlar” tv programımda şöyle anlatmıştı.</p>



<p>MECDİ SADRETTİN SAYMAN (GAZETECİ)-&nbsp; Viyana’da intişar eden (yayınlanan) Noye Press’in temsilcisi Mösyö Lazar benden türlü konulara ait bilgi istemişti. Bu arada ve söz arasında aynı gün öğleden sonra Gazi Paşa tarafından kabul edilmek şerefine nail olacağını da söylemişti. Bana ısrarla Paşa’ya “Hangi meseleler üzerinde sualler sorayım, bilgi rica edeyim” diye sormuştu.</p>



<p>Gazi Paşaya sorabilirsiniz demiştim. Türkiye’nin idare şekli kati suretle tayin etmiş midir? Hükümet merkezi neresi olacaktır?</p>



<p>Bu konuları dikkatle not eden meslektaş benden ayrılarak kaldığı Taşhan Oteline gitti. Saat 16.00 da onu Büyük Millet Meclisinde Gazi Paşanın odasına girerken gördüm. Meclis toplantı halindeydi. Hararetli konuşmalar salon dışına aksediyordu.</p>



<p>Yarım saat kadar geçmişti. Kapı açıldı önde Viyanalı gazeteci arkasında görüşme sırasında tercümanlık yapan Hamdullah Suphi soyadı sonradan Tanrıöver üstadımız çıktılar. Mösyö Lazar meclis bahçesinde koluma girerek heyecanla aldığı beyanatın ana çizgilerini bana anlatmaya başlamıştı. Bir aralık cebinden notlarını çıkartmak ihtiyacını duydu. Ve adımlarını kısaltarak bilhassa hükümet merkezine dair Gazi Paşanın söylediğini aynen okudu.</p>



<p>Beyanat şöyle bağlanıyordu. Ankara Türkiye &nbsp;Cumhuriyeti’nin merkezidir. Bu ifadenin önemi beni cezbetmişti. Sordum demek Cumhuriyeti telaffuz etti cevap aldım hem de kaç defa ısrarla hem de kaç defa.</p>



<p>Meclise koştum Hamdullah Suphi Beyi bularak sordum. Konuşmalarda Gazi Paşa Cumhuriyetten bahsetti mi? O &nbsp;da tekrarladı hem de kaç defa kaç defa.</p>



<p>İçim rahatlamıştı öğrenmek istediğim tamamlanmıştı. Postaneye koştum. Telgrafımı yazmaya başladım. Telgrafımda son günlerde Ankara’da ki yoğun çalışmalardan bahisle başlamıştım. Bugünlerde mühim kararların verileceğini tebaruz ettirmiştim (belirtmiştim).</p>



<p>Ve Cumhuriyete temas ederek Cumhuriyet ilan edilmesi ihtimalini bilhassa işaret ettim. Fakat düşündüm benim bu telgrafım gece yarısı İkdam’a (**) varacak. İkdam da gece sekreterliği yapan arkadaş belki çekinecek bunu neşretmekten, patronu uyandıramayacak, yazı işleri müdürünü bulamayacak ve ertesi güne talik edecek (kalacak) diye bir endişeye kapıldım. Dedim ki Mösyö Lazar’a Gazi Paşanın verdiği beyanattan bir iki canlı cümle katayım. Bana okumuştu Fransızcasını. Oturdum onları tanzim ettim ve altına dedim ki bugün Viyanalı gazeteciyi kabul eden Gazi Paşa muhtelif mevzulara temas ederken (değinirken) ez cümle &nbsp;(özetle) demiştir ki diye beyanattan 5-10 satırı ekledim.</p>



<p>Telgrafı Yusuf efendiye verdim kelimeleri saymaya başladı. Hiç unutmam hala gözümde canlanır. Yusuf efendi Cumhuriyet kelimesine gözü takılınca gözlüğünü biraz oynattı kalemi elinden bıraktı. Gişenin ufak deliğinden yüzüme bakmaya başladı. Bir şey söylemeye cesaret etmedi. Yani bir iftihar bir sual hayır hiçbir şey fakat ifadesinde hepsi vardı bunların. Sonra anladı ki ben bunları düşünerek, bilerek kağıda döktüm, kelimeleri saydı ve makbuzu hazırladı.</p>



<p>O gün cebimde o telgrafın parasını ödeyecek kadar para yoktu.</p>



<p>Bu Telgraf buradan 22 Eylül’de çekilmişti. Avusturyalı gazeteciyi Atatürk o gün kabul etmişti ve İkdamın 23 Eylül 1923 tarihli nüshasında bu haber intişar etmişti (yayınlanmıştı).</p>



<p>İstanbul’da büyük bir şaşkınlık, büyük bir hayret ve büyük duygular uyandıran bu haber üzerine İstanbul gazeteleri buradaki temsilcilerine telgraflar yağdırdıklarını hatırlarım. Cumhuriyetin ilan edileceği haberini ilk defa veren gazeteci olarak bugün mutluyum.</p>



<p>Dönemin önemli gazetecilerinden Mecdi Sadrettin Sayman’ın&nbsp; ifadeleri ile Atatürk’ün “Cumhuriyet“ ifadesini ne zaman telaffuz ettiğini anlattım.</p>



<p>Atatürk büyük bir stratejistti. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşının başlangıcında Cumhuriyet ve devrimleri deklere etmesi doğru olmazdı. Çünkü biz bir ümmet toplumundan geliyorduk. ”Padişahım çok yaşa” sloganlarıyla yaşayan bir millettik. Cumhuriyeti ve devrimleri algılayacak bir seviyede değildik.</p>



<p>Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedoğlu ile yaptığım bir konuşmada bana “Cumhuriyet ilan edildikten kısa bir süre sonra memleketim Çorum’a gittiğimde etrafımdakiler bana” Atatürk Padişah mı oldu” diye soruyorlardı. (Hıfzı Veldet ile konuşmalarımdan)</p>



<p>Böyle bir toplum yapısı içinde padişahlığı, halifeliği kaldırmak, cumhuriyeti ilan etmek gibi söylemler&nbsp; düşmanı yurttan atmak için arzulanan milli duyguya ve birlik beraberliğe sağlamak &nbsp;hedefine zarar verebilirdi. Hatta Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi en yakın arkadaşlarını bile yanında bulamazdı. (***)</p>



<p>İşte bu nedenle Atatürk yapacağı devrimleri bir sır gibi saklamıştı ta ki Lozan imzalanana kadar.</p>



<p>(*): Atatürk’ten Duymadığınız Anılar. Nazmi Kal. Kendi yayını s.29</p>



<p>(**): &nbsp;İkdam. O günlerde İstanbul’da yayınlanan gazete.</p>



<p>(***): &nbsp;Cumhuriyetin ilanından bir süre önce bu üç isim Atatürk’ü Keçiören’deki evlerine davet etmiş orada Atatürk’e “Bir şeyler duyuyoruz Cumhuriyet ilan edilecekmiş“ dediğinde. Atatürk evet dememiş “ne düşünüyorsunuz” dediğinde Rauf “Ben Padişahın sofrasında büyüdüm ekmek yediğim sofraya tekme atamam” demişti. (Kılıç Ali ile konuşmalarımdan) Refet Bele de Rauf’u desteklemiş, Ali Fuat Cebesoy ise “ben Moskova’dan yeni döndüm olaylara vakıf değilim” diyerek fikrini saklamıştı.</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 03.11.2025</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALFRED NOBEL VE NOBEL ÖDÜLLERİ</title>
		<link>https://www.azimvekarar.net/alfred-nobel-ve-nobel-odulleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mustafa kemal tutgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Oct 2025 22:46:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.azimvekarar.net/?p=7546</guid>

					<description><![CDATA[Süleyman Çelik İsveçli kimyacı&#160;Alfred Nobel&#160;(1833-1896) yaşamı boyunca&#160;patlayıcı maddeler&#160;üzerinde araştırmalar yaptı ve başta&#160;dinamit&#160;olmak üzere birçok patlayıcı madde buldu. Bulduğu maddelerin&#160;savaşlarda kullanılmasına da aracılık etti. Kendi ülkesinin yanında, bir profesyonel olarak Rus, Fransız ve İtalyan ordularına da hizmet etti. Bu sayede çok para kazandı,&#160;çok zengin&#160;oldu. Ömrünün son yıllarında&#160;yaşamını sorgulamaya başladı. Geriye doğru baktığında, birçok insanın ölümünden sorumlu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Süleyman Çelik</strong></p>



<p>İsveçli kimyacı&nbsp;<strong>Alfred Nobel</strong>&nbsp;(1833-1896) yaşamı boyunca&nbsp;<strong>patlayıcı maddeler</strong>&nbsp;üzerinde araştırmalar yaptı ve başta&nbsp;<strong>dinamit</strong>&nbsp;olmak üzere birçok patlayıcı madde buldu. Bulduğu maddelerin&nbsp;<strong>savaş</strong>larda kullanılmasına da aracılık etti. Kendi ülkesinin yanında, bir profesyonel olarak Rus, Fransız ve İtalyan ordularına da hizmet etti. Bu sayede çok para kazandı,&nbsp;<strong>çok zengin&nbsp;</strong>oldu.</p>



<p>Ömrünün son yıllarında&nbsp;<strong>yaşamını sorgulama</strong>ya başladı. Geriye doğru baktığında, birçok insanın ölümünden sorumlu olduğunu algıladı. Kendisini “<strong>Ölüm Tüccarı</strong>” olarak tanımlayan solculara hak verir oldu. Öyle ki araştırma ve üretim yaparken bile, birçok kez&nbsp;<strong>patlama</strong>&nbsp;olmuş ve laboratuvarları/ fabrikaları birkaç kez havaya uçmuş, aralarında&nbsp;<strong>kardeşi</strong>nin de bulunduğu&nbsp;<strong>birçok çalışanı</strong>, gözünün önünde&nbsp;<strong>ölmüştü</strong>.&nbsp;<strong>Savaşlar</strong>da ölümüne neden olduğu insanların ise, klasik deyimle “haddi&nbsp;<strong>hesabı yok</strong>tu!..”</p>



<p>Bu duygularla&nbsp;<strong>pişmanlık ve suçluluk psikozu</strong>na girdi. Yaşamını&nbsp;<strong>karabasanlar</strong>&nbsp;doldurunca psikiyatrist ve psikologlardan yardım istedi; onların da önerileri doğrultusunda, suçluluk psikozundan kurtulmak için, servetinden bir fon oluşturulmasını ve bu fondan,&nbsp;<strong>fizik, kimya</strong>&nbsp;ve ‘<strong>tıp veya fizyoloji</strong>*’ bilim dalları ile&nbsp;<strong>edebiyat</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>barış</strong>&nbsp;alanında&nbsp;<strong>insanlığa hizmet</strong>te bulunanlara her yıl ödül verilmesini vasiyet etti. Vasiyeti doğrultusunda, İsveç hükûmeti Nobel Vakfı’nı kurarak ödüller verilmeye başlandı…</p>



<p><strong>Kapitalizmin</strong>&nbsp;<strong>tek kutsal</strong>ı vardır:&nbsp;<strong>Para</strong>. Para kazanmak için her yol mubahtır; yani Türkçesi&nbsp;<em>“para kazanmanın günahı yoktur.”</em>&nbsp;Silah, kadın, hatta uyuşturucu** madde ticareti de yapabilirsin.</p>



<p>Durum böyle olunca kapitalist dünyanın bir üyesi olan&nbsp;<strong>İsveç</strong>*** hükümeti, Nobel ödüllerini “<strong>insanlığa hizmette bulunanlar</strong>a” değil de “<strong>kapitalizme hizmette bulunanlar</strong>a” vermeye başladı. Öyle ki Nobel’in vasiyet ettiği alanların dışında, 1968&#8217;de İsveç Bankası Nobel&#8217;in anısına bir&nbsp;<strong>iktisat ödülü</strong>&nbsp;vermeyi kararlaştırdı ve bu da Nobel Ödülü adını aldı. Böylece&nbsp;<strong>monetarizm</strong>,&nbsp;<strong>neoliberalizm</strong>&nbsp;gibi&nbsp;<strong>yeni&nbsp;</strong>kapitalist&nbsp;<strong>sömürü yöntemleri</strong>nin geliştirilmesi özendirilmiş oldu!..</p>



<p>Bununla birlikte&nbsp;<strong>Bilim Ödülleri</strong>ni bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Çünkü bu ödüller,bilim insanlarından oluşan jüriler tarafından verilmektedir.</p>



<p>Sosyal bilimciler yaşamın içindedirler. Dolayısıyla içinde yaşadıkları sistemin bir parçası olabilirler.&nbsp;<strong>Fen bilimciler</strong>&nbsp;ise adeta ayrı bir dünyanın insanlarıdır.&nbsp; Onlar da kapitalizm tarafından yönlendirilebilmek ve kullanılabilmekle birlikte, genelde ‘<em>saf, deneyimsiz, toy’</em>&nbsp;anlamında “<strong>naif</strong>” insanlardır. Dışa kapalı ve kendi dünyalarında yaşarlar. Bilim dışında bir şeyle ilgilenmez ve başka bir şey okumazlar. Çoğu, doktora konusu ya da daha sonra ele aldığı&nbsp;<strong>tek</strong>&nbsp;<strong>bir konu</strong>&nbsp;(topic) üzerinde&nbsp;<strong>ömrü boyunca</strong>&nbsp;çalışır ve kendi alanındaki başka bir konu ile bile ilgilenmezler…</p>



<p>Bu bakımdan bilim ödüllerinin&nbsp;<strong>nesnel bilimsel ölçütler</strong>e göre değerlendirilerek verildiği kabul edilir. Ödül verilecek kişi, yaptığı tek bir araştırmaya göre değil; yıllarca yaptığı araştırmaları, buluşları, yayınları ve bunların bilime, dolayısıyla insanlığa sağladığı/ sağlaması olası yararları göz önüne alınarak değerlendirilir. Bu bakımdan bu ödüller, genellikle tartışılmaz…</p>



<p>Buna karşılık&nbsp;<strong>edebiyat,&nbsp;barış ve iktisat</strong>&nbsp;ödüllerinin tek ölçütü vardır: “<strong>Siyonist/ kapitalist emperyalizme yarar sağlaması&#8230;”</strong></p>



<p>Bugüne dek&nbsp;<strong>6 ABD&nbsp;</strong>başkanı ya da&nbsp;<strong>devlet insanı</strong>na (Roosevelt, Wilson, Kissinger, All Gore, Carter, Obama) ‘<strong>Nobel Barış Ödülü’</strong>&nbsp;verilmiştir. Oysa sokaktaki çocuğa sorsanız, “<em>ABD’nin, özellikle son yüz yılda dünyadaki tüm savaşların, darbelerin, terör eylemlerinin ve bunlara bağlı ölümlerin suçlusu”</em>&nbsp;olduğunu söyler. Çünkü her şey gözümüzün önünde yaşandı/ yaşanıyor. Örneğin,&nbsp;<strong>Kore</strong>,&nbsp;<strong>Türkiye</strong>,&nbsp;<strong>Vietnam</strong>,&nbsp;<strong>Şili,</strong>&nbsp;<strong>Nikaragua,</strong>&nbsp;<strong>Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen, Somali, Ukrayna, Gazze vs….</strong></p>



<p>Bunlara&nbsp;<strong>üç İsrail devlet insanı</strong>&nbsp;( Menahem Begin, Şimon Peres, İzak Rabin) ile&nbsp;<strong>emperyalizme uşaklık yapmış olanlar</strong>ı (Enver Sedat, Gorbacov) da eklersek, ödülün nasıl bir barış ödülü olduğu anlaşılır. Yakında&nbsp;<strong>Trump</strong>&nbsp;ile&nbsp;<strong>Netenyahu</strong>’ya da verirler!</p>



<p>Bu yılki barış ödülü, düne kadar dünyada kimsenin tanımadığı,&nbsp;<strong>Venezuela</strong>lı muhalif Maria Corina&nbsp;<strong>Machado</strong>’ya verildi. Veriliş nedeni şu tümceyle özetlenmiş:&nbsp;“<em>Venezuela’da ve dünyada barış, insan hakları ve demokratik değerler için yürüttüğü yorulmak bilmez mücadele…”.</em></p>



<p>Bilindiği gibi<strong>&nbsp;ABD</strong>, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye aynı sözleri söyleyerek saldırmıştı:&nbsp;<em>“barış, özgürlük, demokrasi, insan hakları getireceğiz!..”</em></p>



<p>Bugün bu ülkelere nasıl barış, özgürlük, demokrasi ve insan hakları getirdiklerini görüyoruz!..</p>



<p>Emperyalistler&nbsp;<strong>ülkelerinin yer altı ve yerüstü kaynaklarını/ zenginliklerini kendilerine peşkeş çeken</strong>&nbsp;ve dahi,&nbsp;<strong>iç pazarlarını ele geçirmelerine izin veren</strong>&nbsp;yöneticileri çok severler. Onların iktidara gelmesine/ iktidarlarını sürdürmesine, her yolu kullanarak, yardım ederler. İşte bu yıl ‘Nobel Barış Ödülü’ verilen bu kadın da ülkesi&nbsp;<strong>Venezuala</strong>’nın zengin yer altı kaynaklarını ele geçirmek için can atan emperyalistlere hizmet ettiği için bu ödül verildi. Düne kadar bu kadını dünyada kimse tanımıyordu. Ama emperyalistler onu iyi tanıyordu.</p>



<p>***</p>



<p>Nobel’in iç yüzünü daha yakından tanımamıza yardım edecek&nbsp;<strong>bizden iki örnek</strong>&nbsp;vererek yazımı bitirmek istiyorum…</p>



<p>Birincisi,&nbsp;<strong>Atatürk ve Nobel Barış ödülü:</strong></p>



<p>Atatürk “<em>vatan savunması dışındaki savaşları cinayet”&nbsp;</em>kabul eden ve tüm dünyanın “<strong>Yurtta Barış, Dünyada Barış”</strong>&nbsp;özdeyişi ile tanıdığı barışçı bir kişidir.</p>



<p>Cumhuriyeti kurduktan sonra silahı değil iki şeyi kutsamıştır:&nbsp;<strong>Kalem ve saban.</strong></p>



<p><strong>Kalem eğitim</strong>&nbsp;demektir. Eğitimle insanların c<strong>ehalet</strong>ten kurtularak sömürüye karşı çıkmalarını istemiştir.</p>



<p><strong>Saban</strong>&nbsp;ise&nbsp;<strong>üretim</strong>&nbsp;demektir. İnsanların üreterek tok ve refah içinde yaşamalarını istemiştir.</p>



<p>Bunları sağlamak için en başta barışın sağlanması gerekir.</p>



<p><strong>Yurtta barış</strong>&nbsp;için, ırk, din ve mezhep ayrıcalıklarını/ çatışmalarını önlemek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin&nbsp;<strong>laik ulus devlet</strong>&nbsp;olmasını sağlamıştır.</p>



<p><strong>Dünya barışı</strong>&nbsp;için ise, kan ve gözyaşı ile beslenen emperyalistlerin, öncelikle komşuları birbirlerine kırdırmasını önlemek istemiştir. Bu amaçla&nbsp;<strong>komşu ülkelerle paktlar</strong>&nbsp;(antlaşma) yaparak bir&nbsp;<strong>barış çemberi</strong>&nbsp;oluşturmaya karar vermiştir. Bu kapsamda Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında&nbsp;<strong>Sadabat Paktı</strong>; Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya (günümüzde Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna- Hersek, Makedonya, Karadağ, Kosova) arasında&nbsp;<strong>Balkan Paktı</strong>’nın kurulmasını sağlamıştır. Kuzeydeki büyük komşu&nbsp;<strong>Sovyetler Birliği</strong>&nbsp;ile, Kurtuluş Savaşı yıllarında başlamış olan dostluğu sürdürmeye özen göstermiştir. Sonuçta yurdumuzun çevresinde bir&nbsp;<strong>“BARIŞ ADASI”</strong>&nbsp;oluşmuştur. Öyle ki kısa bir süre öncesine kadar, birbirleriyle kanlı bıçaklı düşman olan&nbsp;<strong>Türkiye ve Yunanistan dost</strong>&nbsp;olmuş; Yunanistan lideri&nbsp;<strong>Venizelos</strong>, bu dostluğun mimarı&nbsp;<strong>Atatürk’ü</strong>&nbsp;resmen&nbsp;<strong>Nobel Barış Ödülüne aday</strong>&nbsp;göstermiştir.</p>



<p>“<em>Bizi milletçe yok etmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir doktrini takip eden insanlarız&#8221;</em>&nbsp;diyerek başlattığı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak, kendilerine tarihte ilk kez yenilgiyi tattıran&nbsp;<strong>Atatürk’ten nefret eden emperyalistler,</strong>&nbsp;doğal olarak Venizelos’un önerisini gündeme bile almadılar.</p>



<p>Buna karşılık&nbsp;<strong>bu yıl</strong>&nbsp;Barış Ödülünü, vampirden daha çok kan içici bir insanlık düşmanı olan&nbsp;<strong>Netenyahu’nun önerdiği</strong>&nbsp;iki&nbsp;<strong>aday</strong>dan biri olan (diğeri Trump) Bayan Machado’ya verdiler.</p>



<p>Nobel ile ilgili bizden vereceğim&nbsp;<strong>ikinci örnek</strong>,&nbsp;<strong>Orhan Pamuk</strong>’a verilen&nbsp;<strong>Edebiyat ödülü</strong>dür.</p>



<p>1930’larda Hitler’den kaçarak Türkiye’ye sığınan Almanlardan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Fritz Neumark</strong>’a bir öğrencisi sorar: “<em>Hocam, Avrupalılar Türkleri neden sevmiyor?”</em></p>



<p>Prof. Neumark, “<em>Çünkü siz, İslam’ın kalkanı oldunuz; bin yıl Anadolu’yu Haçlı ordularına mezar yaptınız. 400 yıl&nbsp;Avrupa’da, ensemizde at koşturdunuz ve insanlar sürekli Türk korkusuyla yaşadı. Bu nedenle Türk düşmanlığı Avrupalıların genlerine sinmiştir.&nbsp;Laik değil, Hıristiyan da olsanız Avrupalılar sizi sevmez…”</em></p>



<p>Bunun ayırdında olan filmciler, yazarlar, vd. sanatçılar Avrupa’daki yarışmalara,&nbsp;<strong>Türkiye’yi kötüleyen, Türklüğü aşağılayan yapıtlar</strong>la katıldıklarında ödül alacaklarını bilir ve gerçekten alırlar.&nbsp;<strong>Orhan Pamuk el yükseltti</strong>, bir İsviçre gazetesine verdiği demeçte, “<em>1 milyon Ermeni, 100 bin Kürt kestik</em>” diyerek Nobel ödülünü kaptı!..</p>



<p>İşte Nobel ödüllerinin gerçek yüzü budur….</p>



<p><strong>Azim ve Karar, 21.10.2025</strong></p>



<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<p>*Fizyolojinin bir temel tıp bilim dalı olmasının yanında aynı zamanda biyolojinin de bir bilim dalı olması nedeniyle, bu alandaki ödüle ‘Tıp veya Fizyoloji’ adı verilmiş olmalı…</p>



<p>**Tüm devletler sözde uyuşturucuya karşıdırlar. Gerçekte ise dünya uyuşturucu trafiğini, küresel egemenlerin istihbarat örgütleri yönetir!..</p>



<p>***İsveç ve Norveç, bizim Batı hayranı enteller tarafından, adeta kutsal topraklar, insanları da melek kabul edilir. Oysa diğer Avrupalılar gibi, bunların da elleri kirlidir ve geçmişte Laponlara (Samiler) soykırım yapmışlardır.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
